Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1998

Köpekbalıkları

Radikal · 17 Ağustos 1998

Denizin kör olduğu o

derinlik sınırında, önce başları göründü.

Yayvan bir yara izini andıran ağızlarını karınlarına gizlemişlerdi. Koca gövdeleri; çıkık bir burun, göçük bir ağız ve sırtlarındaki

lanet işaretinden ibaretti. Bütün öteki alçaklarda olduğu gibi.

Hep birlikte geldiler. Azınlık iken, sinsiydiler.

Çoğaldıkça, dişlerini gösterdiler. Önce cesetten

çekiniyorlardı. Sonra onu başkasına kaptırmaktan korktular.

Canavarın yalnızlığıydı dişlerinde parlayan.

Ceset, suların gelgitiyle dalgalanıyordu.

Saçları, yosunlanmaya zaman bulamamıştı.

Yüzünün çizgileri ölememişti henüz.

Ellerinin parmakları açıktı. Boşluğu tutuyordu

avuçlarında.

Uzun süre döndüler çevresinde. Önce biri saldırdı. Dişleri, ısırmadan önce bile kanlıydı. Sağ kolu kopardı. Bir ikincisi, cesede yönelecek yerde, ilkinin koparttığı koldan bir parça kapmaya çalıştı.

Sonra hep birlikte geldiler. Parça parça, lime lime, delik deşik gövdeye gömdüler yayvan ağızlarını.

Saç telleri, kol kemikleri, baldır lifleri sarkıyordu korkunç çenelerinde.

H H H

Kumral saçlı, yakışıklı bir adamdı. Ağzını açıncaya dek. İçeriye kaçan çenesini (bütün alçaklardaki gibi) aralayıp küçük çakal dişlerini göstermeden konuşmaya başladığında, bütün karizmasını yitiriyor, karşısındakinin hayranlığı şaşkınlığa dönüşüyordu. İncecik, hadım bir sesi vardı. Ağda yaparken sözcükleri yayarak, dedikodu eden mahalle karılarının tınısını taşıyordu konuşma biçemi.

İri, maun bir masanın ardına kurulmuş, kadını, masanın önündeki dik iskemleye buyur etmişti.

Gülümsememek için gözlerini kıstı. İşte önünde, işte elindeydi sonunda.

Kaltak.

Ne kadar beklemişti bu an'ı, ne kadar.

'Her şeyin sonu para' diye düşündü. 'Musluğu kıstın mı, böyle tıpış tıpış gelirler önüne.'

Yapmacık bir sıkıntıyla içini çekti. Sanki çok işi vardı da, onunla konuşmak özverisinde bulunuyordu.

İnce sesi, sırtlan kahkahası gibi yankılandı odada:

- Kabahatlisin, dedi, kabahatli.

Kadın irkildi. Günlerdir, aylardır, bir yıldır provasını yapmıştı bu karşılaşmanın. Iskalamaya çalışmış, başaramamıştı. Köpekbalıklarını düşündü. Sonra çakalları. Sırtlanları. Akbabaları. Başka bir deyişle; balinanın, aslanın, kaplanın, kurdun ardından artık toplayan leş hırsızlarını.

Doğadaki tüm leş yiyicilerin sesleri ince olur, bilir misiniz? Adam gibi kükreyemezler, doğru dürüst uluyamazlar. İnce, keskin çığlıklar atar, sürüne sürüne, sinsi sinsi yaklaşırlar ölüm titremeleri içindeki savunmasız av artıklarına.

İncecik iskemlenin üstünde, sırtlanların evreninde bacaklarının hızına güvenen bir ceylan. Yakalayamazlar, erişemezler sanmıştı rüzgârını.

Yakaladılar.

Köpekbalıklarının kuşattığı bir Japon balığı.

"Kabahatli miyim?" oldu son düşüncesi.

Suç değil. Kabahat. Kabahatli çocukların ellerine cetvelle vurulur. Ağızlarına biber sürülür kabahatli çocukların. Sonra yemekten yoksun bırakılırlar. Karanlık odaya kapatılır, bir öğün, iki öğün aç, susuz...

Açlık, eğiticidir.

Kimi kez bütün bir ömür sürer bu eğitim.

Başkalarından hızlı koşan ceylanlar dayanamaz.

Etobur değildir ceylanlar. Başkasının artığını da yiyemezler. Geniş ovalar, taze filizlerle beslenir, her an kırılacakmış gibi duran bacaklarının üstünde...

...rüzgârla yarışırlar.

İnce iskemlesinin üstünde ölen ceylanı, açlığa mahkum etmişlerdi. Maun masanın ardındaki sırtlan, köpekbalığı gibi gülümsedi.

Kendisinden daha iyi yazmıştı kadın. Daha iyi koşmuştu, onun yıllardır hayalini kurup gerçekleştiremediği kitaplara atmıştı imzasını. Bir zamanlar, küçücük duyumsardı kendisini, onun adı geçtiğinde. Ama bitmişti işte.

"Her şeyin sonu para," diye düşündü.

Ceylanın, ölürken kediye dönüştüğünü nereden bilsin?

"En büyük intikam, zaman," diye düşündü kedi.

- Haklısınız, diye mırıldandı adama. Kabahatliyim.

Sonra derin bir soluk çekti içine. Bu soluğu, o sırtlanın son mumu sönene dek üfleyecekti.

Deniz sarsıldı.

Birbirlerini parçalamaya başlayan köpekbalıkları, sinirli kuyruk darbeleriyle uzaklaştılar kanlı gövdelerinden. Kimisinin ağzından hâlâ, cesedin uzun saçları sarkıyordu. Kimisi ölümcül yaralar almıştı, suda ifrit rengi bir kan izi bırakıyordu.

Kaçıştılar.

Deniz yalnız kaldı bir an.

İç dalgalar, yanardağ patlamış gibi kaynaşıyordu. Sonra sular yarıldı birden. Adacıklarıyla, yosunlarıyla, deniz kabuklarıyla bezeli ve çevresinde küçük balıkların uçuştuğu bir dağ belirdi uzaktan.

Balina geliyordu.