Fal ve rejim
Radikal · 26 Ağustos 1998
Geçen gün Beşiktaş vapur iskelesinde,
o narin ve narin oldukları için de soyları tükenecek gibi görünen canım Boğaz vapurlarından birini bekliyordum. Yüzü çirkin sayılacak, ancak vücudu pek düzgün bir genç kız çarptı gözüme. Başı, sıkı sıkıya bağlı, yani resmen türbanlıydı. Oysa kollarını açıkta bırakan ve göğüslerini sutyen markasına varıncaya kadar belli eden daracık bir tişört giymişti. İnce ve uzun eteği ise, kalçalarının ayrık yeri de dahil tüm belden aşağısına 'maşallah' dedirtiyordu. Genç kızın kendisine karşı mı, yoksa din baskısına karşı mı 'takiye' yaptığını çıkartamadım tabii ki. Eğer kapanıyorsa, niye her yerini gösteriyordu? Her yerini gösteriyorsa, niye başını örtüyordu? Acaba en ayıp yeri, kafası mıydı? Hicap yalnızca saç ve baştan duyulan bir utanç biçimi miydi, vb...
Türkiye Diyanet Vakfı'nın, Ankara'da türbanlı zayıflama merkezi açtığını duyunca, elbette şaşırmadım. Çarşaflıların da yağlarını emdirmek (liposüksiyon deniliyor bu yönteme), sarkık memelerini kaldırmak, selülitleriyle uğraşmak hakları vardı elbette. Ancak Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu'nun işleri arasında olduğu anlaşılan hanım güzelliği konusunda 'tıbbi zayıflamanın caiz olduğu'na ilişkin fetva verdiğini okuyunca, doğrusu bastım kahkahayı. Demek ki zayıflama rejimlerinin de dinimizde bir yeri, haramı ve helalı vardı. Demek ki bundan böyle, türbanlı hanımlar burun kaldırıp indirmek, yüz çektirmek, meme küçültmek ya da büyütmek ihtiyacı gösterdiklerinde de Din İşleri Yüksek Kurulu'nun işe el koyması ve örneğin ve özellikle silikon durumlarının iyice incelenip, dinimize uygun olup olmadığı konusunda fetva vermesi gerekecekti. Ulvi ile beşerinin böylesine iç içe ve barış içinde yuvarlanıp gitmesi, gözlerimi yaşarttı doğrusu. Ve Foçalılardan dinlediğim bir öyküyü anımsadım.
Homeros, Foça'nın Siren kayalıklarını destanıyla ölümsüzleştireliberi, bu güzel beldemizde insanlar öyküler yaşar ve anlatırlar. Şoför Reşat da öykü kahramanlarından biridir. Ancak Reşat, cimriliğiyle de ünlüdür. Kimseye çay, kahve ısmarlamaz. Günün birinde Reşat'ın basur krizi tutar. Arabasını çektiği garaj yerinde deli danalar gibi dolanmakta, kaidesini hiçbir yere konduramamaktadır. Cimri olduğundan doktora da gitmez, derdini fırlama bir Foçalıya açar. Fırlama, cimri Reşat'ı kıstırdığına pek memnun, 'çaresini biliyorum,' deyip bir kahve ısmarlatır kendine. Kahveyi bir güzel içer ve fincanı Reşat'ın eline verip, "Telveyi sür, iyi gelir," diye tuvalete gönderir. Reşat yürüyerek gittiği tuvaletten, koşa koşa gelir, çünkü telve basurlarını daha da azdırmış, yanıp tutuşmaktadır gariban. Fırlama Foçalı, "Valla benim bilgim bu kadar, sen doğru doktora git," deyip sıyrılır işin içinden. Şoför Reşat'ın da başka çaresi kalmamıştır zaten, doktorun yolunu tutar. Ancak arada telefon çalışmış ve doktor, fırlama Foçalı tarafından hastanın durumuna vakıf olmuş, avı beklemektedir. Reşat, "Aman doktor, derdime bir çare!" diye dikilince karşısına, "Pantolonunu indir, bir bakalım!" der. Reşat pantolonu indirir, doktor eğilir, iyice inceler ve başlar teşhisini koymaya: "Üç vakit mi desem, beş vakit mi desem, sana bir kısmet görünüyor ama..."
Ben de, üç vakit mi desem, beş vakit mi desem, fetva ile zayıflayıp, güzelleşen kalçalara bir sürü kısmet görüyorum ama, bu falı açmak için doktor ya da müneccim olmak gerekmiyor.