Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1998

Kaldırımlar ve insanlar

Radikal · 30 Ağustos 1998

Eskiden, kaldırım gibi kaldırımlar vardı İstanbul'da. El yontusu, granit taşlarıyla, yelpaze yelpaze döşeli bu kaldırımların benim bildiğim son örnekleri, kaç yıl oldu bilmiyorum, Türkiye'de zaman öylesine hızlı geçiyor ki, Habitat macerası sırasında Beyoğlu'ndan söküp atıldılar.

Kaldırımlar kaldırım gibiydi ya, kaldırım yosmaları da gerçekten yosmaya benzerlerdi. Yosmalar kaldırımdayken o güzelim zamanlarda, sevgili okurlar, mafya da kaldırımdaydı henüz. Zaten yosmalarla mafyalar arasında, hep bir ilişki vardır. Her zaman olmuştur, olacaktır. Mafya yosmasız, yosma mafyasız yapamaz. Ancak kaldırımlar kaldırım gibiyken henüz, yosmalar zavallı bir azınlık, mafya da mafya denemeyecek bir kabadayılıktı. Oysa şimdi...

Kaldırımlar değişti. Ömür törpüsü, yani çok dayanıklı, yani müteahhitlere sürekli gelir sağlamayan taş parkeler söküldü, yerlerine asfalt masfalt, beton meton, eciş bücüş kalıplar yapıldı. Şöyle bir düşünüyorum da, yalnızca benim gözlerim, İstanbul kaldırımlarının en az yirmi kez yenilendiğini görmüş. Sonuncusu Habitat sırasındaydı. Harıl harıl pembe kaldırım döşeniyordu. Bir gün, İstanbul'u gezdirdiğim Fransız dostum, taş taklidi yeni kaldırım parkelerine ve kenarlarına konulacak beton bloklara bakarak dayanamadı: Ama bu dayanmaz ki..." deyiverdi. Ben de o zaman öğrendim. Meğer kaldırım toprağa döşenmezmiş. Altına mutlaka kum dökmek, düzeltmek, yeniden dökmek gerekirmiş. Tabanı sağlam olmayan kaldırımlar, er geç çökermiş çünkü. İkincisi, kenarları granitten olmazsa, besmeleyle konulsa bile eninde sonunda kırılırlarmış. Önce bu bilgileri kös dinledim. Sonra sekiz yılda ilk kez, Paris'te bir meydana nasıl kaldırım döşendiğni izledim. Her biri bir okka ağırlığında granit taşları, aylarca tek tek dizdiler. Her birini aylarca, aynı düzeye getirmek için çaktılar. Ardından, zamanla aşınıp kayganlaşmasın diye, ince ince zımbaladılar her birini. Evet, eloğlu, yüz yıl, iki yüz yıl dayanması için yapıyordu kaldırımlarını. Biz ise, iki yılda bir çöküp parçalananları, iki yıl sonra yeniden çöküp parçalanması için yapıyor, yıkıyor, yerine yeniden yıkılacak olanlarını inşa ediyorduk. Granit pahalı diye ucuz betonu seçenler, beş yıl içinde kaldırımlarımızı granit parkelerin iki katı fiyatına mal ediyor, daha da var mı diyorlardı.

Zamanla, kaldırımlarımızla tüm Türkiye düzeni arasında bir ilişki olduğunu düşünmeye başladım. Kaldırımlar kaldırım olmaktan çıktığından mıdır, nedir, yosmalar da yer ve belalı değiştirmişlerdi. Artık kabadayıların değil, mafyanın kollarındaydılar. Artık, sokak değil, 'ev' kadınıydılar, Yine ucuz kokuyor, ama pahalı parfümler kullanıyorlardı. Saatliğine kiralık odalar yerine, pahalı otellerde, hatta villalarda, yalılarda iş tutuyorlardı.

Kabadayılardan geriye ise yalnızca değiştiremedikleri yüz ifadeleri kalmıştı. Yine bıçkın, ama daha kurnazdılar. Onlar da terk etmişlerdi kaldırımları. Yatlarda, restoranlarda, bakan odalarında falan bulunuyorlardı artık. İş hacimleri, cepte taşınabilecek meblağları aşmıştı. Kasatura, saldırma gibi meslek aletlerini de kaldırımlarda bırakmışlardı. Pek çoğu silah taşımıyor, ama taşıttırıyor, gerektiğinde, kesici aletlerden çok, düğme makinesi hızında, delici aletler kullanıyorlardı.

Kaldırımlar kaldırım gibiyken, daha az yosma, daha az mafya vardı gibi geliyor bana. Acaba önce, kaldırımlar mı bozuldu, dersiniz?