Onlar can, biz ciğer
Radikal · 31 Ağustos 1998
İnsan belleği gariptir. Bir zaman ve bir mekândan geçip giderken, anıları arasına aldığı bir imge, küçücük bir ayrıntı, çok önemli görünen diğerlerine ağır basar ve yıllarca unutulmaz. Ben de pek çok şey görüp yaşadığım bir buçuk aylık Türkiye seferimden, televizyondan bir imge getirdim bu kez Fransa'ya. Akli dengesi bozuk olduğu tüm mahallece bilinen bir adamın elinde küçücük bir bıçak vardı. Göğsü bağrı açık, dişleri dökük, sıska mı sıskaydı. "Ben Çakıcı'nın adamıyım, zaten Fransa'ya gideceğim, pasaportumu Çakıcı'ya gönderdim," diye saçmalıyor, "Yaklaşmayın ha, bak Çakıcı sizi fena yapar," gibi tehditler savuruyordu. Kimin tavuğuna kışt demişti, belli değildi ama, olayın beni etkileyen yanı; kahvede, televizyonda duyduklarından, gazetelerde okuduklarından esinlendiği anlaşılan zavallının peşine düşen polis sayısıydı. Kimi temsilcisinin 'canı ciğeri' olan Çakıcı (ve kuşkusuz nice benzerlerine) kırmızı pasaport veren bu devletin polisi, on mu desem, yirmi mi desem, bir yığın elemanıyla düşmüştü fukara delinin peşine. En garibi de, her birinin elinde taşıdığı, uzun tahta sopalardı. Önce bir iki sopa gördüm, yerden bulup almışlar sandım. Baktım ki tüm polisler, aynı boyutlarda, aynı tornadan çıkmış sopalarla silahlı. Hepsi iri kıyım, racon erbabı bu polisler, arada bir kıstırdıkları sıska delinin küçücük bıçağından nedense çok korkuyorlar, her yandan çevirmiş olmalarına rağmen hiçbiri şöyle arkadan atlayıp kıskıvrak yakalamaya davranmıyor, ama hepsi aynı anda, basıyorlardı kocaman tahta sopaları garibin, kafasına gözüne.
Önce, hayal gördüğümü sandım. Az yer gezmemiş, ancak dünyanın hiçbir yerinde polisin, cop yerine tahta sopalarla silahlı olduğunu görmemiştim. Üniformalar olmasa, manzara, elli bin yıl önceki insanlık manzarasıydı. Mağara adamları, ellerine geçirdikleri odunlarla ve kabile halinde, inlerine giren 'yabancı'yı dövüyorlardı. Çünkü 'deli' olduğunu anlamamışlardı. Çünkü henüz homurtularla konuşup, fazla da düşünemiyorlardı. Mantık icat olmamıştı. Derken, mağara devrine layık çizgi film, birdenbire Red Kit macerasına dönüştü. Sıska deli, sırtını bir apartmanın duvarına vermiş, yediği dayaklara karşın, direniyordu. Ansızın bir kova su boşaltıldı kafasından aşağı. Apartmanda oturan sakinler, yurttaşlık görevleri gereği polise yardımcı oluyor ve balkondan su boca ediyorlardı delinin tepesine. Sıska fukara, hem su, hem de sopayla iyice ıslatıldıktan sonra neyse ki teslim oldu; bir polis ordusunun arasında çıkıp gitti hayatımızdan.
Ama bu televizyon röportajı, ömür boyu belleğimde kazılı artık benim. Eğer röportajı veren muhabirin yorumunda, en küçük bir mizah ya da eleştiri öğesi olsaydı, bu kadar yanmayacaktım. Oysa ciddi ciddi ve delinin yakalandığı mahalle sanki büyük bir tehlike atlatmış gibi veriliyordu haber. Türkiye'nin hangi hallerine yanmam gerekiyordu? Kırmızı bültenle aranırken kırmızı pasaport verilerek kaçırılan haydutları yakalamayan devletin, bir delinin peşine, manga manga polis takmasına mı?
O polislerin eline, üçüncü dünya devletlerinde bile kullanılmayan odun sopalar tutuşturulmasına mı? Polislerin odunlarla donatıldığı ülkemde, kimdi gerçek deli? Delirmemek mümkün müydü?
Politikacılarla haydutların canciğer oldukları bu ülkede, artık kimin ne olduğu belli. Onlar can. Biz ise, sakatat dükkânındaki ölü ciğer.