Batık gemi malları
Radikal · 6 Eylül 1998
Yıllar birbirini izledikçe, çelişik özlemler içinde yaşamaya alıştım ben de. İstanbul'dan kederle ayrılıyor, çok özlüyorum. Ama Orly Havaalanı'na ayak basınca, kocasını aldatmanın vicdan azapları içinde kıvranan uçarı kadın heyecanıyla ürpererek koşuyorum âşığım Paris'e. İstanbul'dayken hiç özleyip aramadığım bu kent, evlilik dışı bir ilişkinin yasak güzelliğiyle sarıyor, coşturuyor, geride kalanı unutturuyor kucakladığı sürece. Kucakladığı sürece diyorum, çünkü bir süre sonra tavsıyor Paris'e kavuşmanın coşkusu; tıpkı eskiyen bir âşık gibi sivilcelerini, çapaklarını, çürük dişlerini keşfedip yitiriyorum tutkumu. Bu kez İstanbul gözüme daha güzel görünmeye başlıyor, çünkü zaman ve mesafe, çirkinliklerini gölgelemiş oluyor. Uzun sözün kısası, çok şanslı bir insanım. Birbirinden çekici iki, hatta Madrid'i de yedekte sayarsak üç sevgilim var, birinden bıkınca ötekine; coşku ve sevgi doruklarında yaşıyorum hep.
Bugünlerde Paris ile balayındayız. Onu yeni tanımışçasına, yeniden secdeye vardım güzellikleri önünde. O güzelliklerden biri, hafta sonları, tüm kapılarında açılan bitpazarlarıdır. Porte Vanves ve Saint Ouen pazarları örneğin, antikalarıyla ünlüdür. Dün Saint Ouen'a gittim. Seyretmek için. Eski eşya, hele mücevher ve giysi almaktan hep kaçınmışımdır. Her eşyanın bir öyküsü, bir anısı, bir gizli bağı varmış gibi gelir geçmişte ait olduğu insanla. Ölülerin izlerinden, kokularından ürker; başkasının kaderini üstlenmekten korkarım.
Saint Ouen pazarında, olağanüstü mücevherlerin sergilendiği bir camekânın önünde hayallere daldım. Şu elmas damlası küpeler kimindi acaba? Ya inanılmaz ışıklar saçan şu pırlanta kolye ve yüzük? Bu mücevherleri taşıyan kadın, hangi koşullarda ölmüş, nasıl olup da yüzükleri, kolyeleri, küpeleri bitpazarına düşmüştü sonunda? Ya o değerli tabloların, koltukların, altın sigaralıkların, fildişi bastonların sahipleri beyler, kadınlarını değerli mücevherlere gark eden zenginler, niçin edindikleri servetleri soylarına bırakamamışlardı da, sonunda onun bunun ellediği pazarlarda satışa çıkarılmıştı, ömürlerini verdikleri 'değer'ler? Benim evimdeki üç buçuk eşya, bir iki yüzüğün nereden geldiğini ve kime gideceğini biliyordum. Ailemden kalmıştı, aileme kalacaktı. Oysa Saint Ouen pazarına düşen servetlerin kimden geldiği bilinmediği gibi, kime gideceği de meçhuldü. Demek çok ünlü, çok varsıl olmak da Yunus'un garibi gibi ölmeyi önlemiyordu. Kim bilir hangi 'para' imparatorlukları gömülüydü, Saint Ouen'ın bitpazarına. Varsılların da 'ne olduk' değil, 'ne olacağız' demesinde yarar var galiba.
Son zamanlarda Fransa'da en çok konuşulan konu, tıpkı Türkiye'de olduğu gibi Rusya'daki kriz. Ancak ekonomik açmaza ilişkin görüşler, bizimkilerden farklı. Örneğin Türkiye'de, Rusya krizinde 'yeni zenginlerin' sorumluluğu vurgulanmıyor. Oysa Fransa'da, bu zenginlerden: "Rus rönesansının sembolleri olmaları gerekirken, finans dünyasının vicdan ve yasa tanımayan köpekbalıkları ve ülkelerini felakete sürükleyen 'novorichis'ler," diye söz ediliyor. Çünkü bugün Rusya, devletin kasalarını doldurması gereken paraları, iktidar odaklarındaki rüşvetçiler yoluyla kendi kasalarına akıtan ve tek kuruş vergi ödemeyen bu kişiler yüzünden batıyor.
Fransız uzmanların Rusya hakkında yaptıkları bu analiz, bana başka bir ülkeyi daha anımsatıyor ama acaba neresiydi?