Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1998

Uçkur ve türban

Radikal · 13 Eylül 1998

Adamın biri, göz hekimine dert yanmış: "Doktorcuğum, ne zaman çay içecek olsam, sağ gözüme bir ağrı saplanıyor!" Doktor şöyle bir bakmış, "Merak edilecek bir şey yok," demiş, "Çay içerken kaşığı çıkarın, geçer!"

Bana öyle geliyor ki, sevgili okurlar, dünyanın son hallerine bakarken kimimizin gözü, kimimizin başı ağrıyor. Sanki hepimizin gözünü, beynini kaşık kaşık oyuyorlar. Ne gördüğümüzü biliyoruz, ne okuduğumuzu anlıyoruz; küçülen yerkürede her haber ve tersi aynı anda yükleniyor başımıza gözümüze, neyi nasıl yorumlamak gerektiğini şaşırıyoruz. Oysa, çay içerken kaşığı çıkarmayı akıl etmek gibi basit önlemleri var doğru görüp, düşünebilmenin. Ama bu işlev için, kiminin gözündeki at gözlüğünü, kiminin düpedüz gözlüğünü, bazılarınınsa şapkasını, takkesini, sarığını, türbanını, başörtüsünü çıkarması, başını ferahlatması, özgür bırakması gerekiyor kafasını. Oysa herkes, görünür görünmez cendereler içinde, belli kalıp ve pencerelerden bakmakta. Öyle olunca gerçekler

o kalıplar içine sıkışmakta ve pek de gerçeği yansıtmamakta.

İnsanlık bir süredir, bir dizi 'uçkur' yalanı zelzelesiyle sarsılıyor. Dünyanın en güçlü, en büyük ve diğerleri üstünde hegemonya kuran ülkesi ABD'nin başkanı Clinton, bir kadınla yatıp da 'yatmadım' dediği, yani kimseyi ilgilendirmeyen ve aldattığı kendi eşinden başka kişiye zararı dokunmayan bir uçkur yalanı söylediği için, dünya piyasaları krize girdi. Koca Rusya batarken iki düşen borsalar, beş battılar. Gülmek mi gerekir, ağlamak mı bilmiyorum, ama demek ki ABD'nin öpüp başımıza koydurduğu serbest pazar ekonomisi, aslında Bill'in belden aşağısındaymış. Oysa Clinton, tek ve en büyük yalanı söyleyen ABD başkanı değil.

ABD, Vietnam savaşını nasıl başlattı, bilmem anımsar mısınız? 1965 yılında Amerikan uçakları, kendi gemilerini bir güzel bombalayıp batırdılar, o sırada ABD başkanı olan Johnson'un ağzından, Amerikan gemilerini Kuzey Vietnam'ın batırdığını söyleyip savaşı başlattılar. Başkan Johnson, resmen ve alenen söylediği bu yalan yüzünden koltuğundan olmadı. Hiçbir savcının aklına gelip soruşturma açmadı, yalan söyleyen ABD başkanı hakkında.

Demek ki neymiş? ABD başkanlarını, milyonlarca insanın hayatına mal olan yalanlar değil, 'uçkur' yalanları koltuklarından edermiş. Başkanları silkelemekle kalmaz, dünyayı bile yerinden oynatan yalanlarmış 'uçkur' yalanları.

Şöyle bir durup düşünecek olursak, bizim Türkiye çapında uğraştığımız 'türbanlı yalanlar', aslında koca birer 'uçkur yalanı' değil mi? Genç kızlar, kadınlar niye örtünürler? Cinselliklerini gizlemek, üstün erkek cinsinin uçkurunu gıdıklamamak için değil mi? Öyleyse türban ile uçkur arasında doğrudan bir ilişki var ve bazıları, kafayı belden aşağı yerlerde arıyorlar.

Laik olması gereken bir başbakanın, Mesut Yılmaz'ın, kendi iktidarı sırasında alınmış resmi kararı hiçe sayarak, YÖK kararını uygulamaya çalışan laik kurumları açmaza sokup, hatta kendi takip kurulu ile çelişerek, üniversitelerde başörtüsü esnekliği istemesi nedir? YÖK kararı çıkarılırken mi samimidir Mesut Yılmaz, yoksa karara uymamayı önerirken mi? ANAP'lı Mesut Yılmaz'ın rakibi olması gereken DYP'li Tansu Çiller'in de başörtülü demokrasiyi savunması, aslında bütün popülistlerin ortak bir yalanda birleştiğini gösteriyor. Uçkurların kime çözüldüğünü gizlemek için, kafaları örtmek yalanı.