Sanığın beraatine...
Radikal · 30 Eylül 1998
Çok da uzak olmayan evvel zaman içinde; hırsızların eleksiz kalburları devlet hazinesi içinde, Utansa hanım tellal, Yerebakan berber iken ve tellal ile berbere vekil muhteremler, hükümet içerisinde Çatlı'ların Çakıcı'ların beşiğini sallar iken; devletin belini kıranlar millete nispet yapar iken, sevgili okurlar... Bu sütunun yazarı, TCK'nın 158 ve 159'uncu maddelerinden ağır ceza mahkemelerinde yargılanıyordu. Hakkımda açılan iki ayrı davanın, dayandıkları maddeler dolayısıyla onar yıl hapis cezasına kadar yolu vardı. 19.2.97 tarihli 'Makus Masal' ve 21.2.97 tarihli 'Hıyanet ve Cesaret' başlıklı yazılarımda, 'Reisicumhura gıyabında neşren hakaret ve sövme ve TBMM'nin ve hükümetin manevi şahsiyetini tahkir ve tezyif'ten suç duyuruları yapılmıştı. Ömründe, karakola bile yolunu düşürmemeye özen gösteren bendeniz, demir parmaklıkların ardına düşmek tehlikesiyle karşı karşıyaydım. Devlet için vuranın da vurulanın da kahraman olduğu bir ülke mahpuslarında 'basın kahramanı' olmak, başkalarının işine gelebilirdi, ama benim hiç gelmiyordu ve ödüm kopuyordu doğrusu. Ödüm kopuyordu ama, ne yazık ki diyeceğim, benim ödümle dilim arasında doğuştan bir kopukluk vardır; size de açmadım duyduğum korkuyu ve sivri dilim hiç durmadı. Oysa açılan davalardan özellikle birincisinde, gülünç bir yanlış anlama bile vardı. İşlediğim iddia edilen hakaret suçunu gerçekten işlemişsem 'reisicumhur'a karşı olamazdı, çünkü söz konusu yazı, tümüyle 'başvezir', 'başvezir hademesi' ve 'hariciye vekili' sıfatları üzerine kurulmuştu. Ama tabii, her suç duyurucudan Osmanlıca bilmesi beklenemezdi.
Naçiz yazarınız, elin Nice kentinde Alaattin Çakıcı'nın topu topu altı ay hapis aldığı 'hafif' Ceza Mahkemesi'ndeki yabancı davayı, bir gazeteci alayı, bir bıyıklı tümeni, ikisi Fransız dört avukat arasında izlerken; kendi 'ağır' ceza davaları, İstanbul Bakırköy
İkinci Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülüyordu ve karar aşamasındaydılar. Avukatlarım Dr. Köksal Bayraktar ve Zişan Kasar, dün müjdeyi verdiler: Her iki davadan da beraat etmiştim.
Hem de ne beraat. Cumhuriyet Savcısı Mustafa Beyarslan, bizzat istemişti beraatimi ve Hâkim Ali Güzel, üyeler Oğuz Atacan ile Özcan Sağlam, oybirliğiyle karar vermişlerdi 'suçsuzluğuma'.
Bakırköy İkinci Ağır Ceza Mahkemesi heyetini, siz okurlarımın huzurunda saygıyla selamlıyor ve bu ülkede ve hâlâ, hakkın haklıya verilebileceğini, cumhuriyet adaletinin korkusuz, dürüst, temiz ve yansız insanlar tarafından da temsil edildiğini kanıtladıkları için minnet duyuyorum kendilerine. Avukat Dr. Köksal Bayraktar ve Avukat Zişan Kasar'ın sağlam savunmalarını ve çabalarını unutmayacağım. Cumhuriyet Savcısı Mustafa Beyarslan'ın, beraatimi isterken verdiği demokrasi örneğini ise yaşadıkça anacağım. "Fransız ihtilalinin akabinde," diyor Beyarslan iddianamesinde, "düşünen beyinler, Fransız meclisinde görevlerini layıkıyla yapmayan vekillere: 'Ya faziletli olun ve zindanlara girin, ya da faziletin gücünü kanıtlayın ve zindanları açın!' demişler ve görevini yapmayan kişileri görev yapmaya çağırmışlardır. Bu şekilde konuşmak ve yazmanın suç olmaması lazım gelir, hele 21. asra giren bir insanlığın susturulması, insanın tabiatına aykırıdır."
Türkiye'nin adil ve dürüst bir mahkemesi, beni cumhuriyet hukukuna göre yargıladı ve aklandım. Darısı, nice suçsuzların başına. Günümüzde doğru bir adalete, henüz suçluların değil, suçsuzların ihtiyacı var.