Gazete
Radikal · 2 Ekim 1998
Okumayı gazetelerle öğrendim ve gazetelerle büyüdüm ben. Şimdiki baskı kalitesine oranla, hepsinin baskısı kötüydü, ama ben hepsini beğenir, neredeyse boyumu kaplayan sayfaları evire çevire okur, en çok da sonradan dostum ve ağabeyim olan birkaç köşe yazarını severdim. Bugün birisi çıkıp, geride kalan ömrümde neyi başardığımı sorsa, hiç tereddütsüz, "Bir zamanlar hayran olduğum insanların arasına karışmayı!" derdim. Çünkü hâlâ, kişinin kendisine duyduğu saygının, aynı kulvarda koştuğu kişilere duyduğu saygıyla orantılı olduğunu düşünüyorum. Ancak Türkiye köprülerinin altından akan sular, basını da epeyce ıslattı ve halen gazetelerimizde, o benim hayran olduğum ve ayakta kalan birkaç insan, saygın ve düzgün birkaç yeni kuşak gazeteci dışında, pek çok da cüruf var.
Cürufun bir bölümünü, eskiden maden olup şimdi posası çıkmışlar, diğer bölümünü de hiçbir zaman maden olamayıp cilalı posayı maden diye yutturanlar oluşturuyor. Ancak beni ilgilendiren, Türk basınındaki bu cüruflaşmanın nasıl gerçekleştiği, buğdayın samana niçin ve nasıl karıştığı. Soruyu, ayaklar niye baş oldu ya da başlar neden ayağa düştü, diye de sorabilirsiniz.
Sorunun yanıtı aslında her gün veriliyor, ancak bir gazetenin iki gün önceki sayısında daha bir açıklık kazanmıştı. Küçücük bir sütunda, Marmara Bölgesi Baro Başkanlarının toplantı haberi yer alıyor ve Türk hukukçuları, ülkenin gündemine ilişkin ürettikleri çözümleri bir türlü geniş halk kesimlerine ulaştıramadıklarından yakınarak, "Sibel Can kadar değerimiz yok. Sesimizi duyurmak için Televole'ye mi çıkmamız gerek?" diye soruyorlardı. Aynı sütunlarda, Hande Yatakizi'nin bekâreti, kazancı ve tarikatçı babasına
ise bir tam sayfanın yarısı ayrılmıştı. Türk basını, toplum sorunları için çözüm üretmeye çalışan insanların mesajından çok, Hande'nin yatağını açmayı yeğliyordu geniş halk kitlelerine. Bu tercihe neden
olarak da yıllardır, insan etinden muhallebi konuların 'daha çok satması' gösteriliyordu. İyi, güzel. Hiçbirimiz bu gerçeği göz ardı edemezdik. Ama aynı gazeteler, aynı gerekçeyle, her gün ya da her hafta, zaten 'paşa'ydı maşaydı, 'şamdan'dı mumdu diye, çarşaf çarşaf bu tür baldır bacak muhabbeti yayımlamıyorlar mı? Onun bunun metresi, sevgilisi, memesi bu eklerde kalıp, günlük, siyasi ve güvenilir ilan edilen ana gazete sütunlarına tırmandırılmasa olmaz mı? Zaten onlarca sayfa, yirmilerce ek veren bu gazeteler, donları başlarına geçirip şapkayı ayıp yerlerine tutacaklarına, her şeyi yerli yerinde basılamaz mı? Her gazete, her gün iki bölüme ayrılıp, birlikte dağıtılamaz mı? Hangi bölümü okuyup, diğerini atacağına ya da bakacağına karar vermek hakkı olamaz mı okurun?
Türk basınında madenken cüruf kalanlar, işte bu kepazeliğe bir ciddiyet, bir devamlılık cilası çekmek, bir gelenek havası vermek için hâlâ kalem oynatıyorlar. Türk basınında tenekeyi maden diye yutturan cilalılar ise, birincilerin can sıkıcı havalarını hafifletmek için varlar. İşte böyle karıştı gazetelerimizde cevher cürufa, işte böyle takıldı akıllar kıça.
İsteyen gerici desin, isteyen ilerici. Umurumda değil. Ben günümüz koşullarına rağmen hâlâ, hastanenin pastane olamayacağını ve gazetenin kâr amacı güden herhangi bir şirketten öte bir 'misyonu' olduğunu düşünüyorum. Bu misyon, haberin niteliğiyle doğru orantılı bir bilinçlendirme ve eğitme görevidir. Her şeyi ve hiçbir şeyi yan yana kullanan, haberi ve yorumu alınır satılır meta olarak değerlendiren gazete, sonunda kendisi de bir metadan ibaret kalır.
Ve herhangi bir meta gibi alınıp satılır.