Çoğunluk diktası
Radikal · 3 Ekim 1998
Meclisimiz açıldı, milletimizin vekilleri ceylan derisi koltuklarına oturdular ve hepsi değil ama pek çoğu, trilyonluk yolsuzluk salonuna pek yakıştılar. Yıllardır TBMM'yi dolduran millet vekili kadrolarına bakarak benim gibileri kimin temsil ettiğini anlamaya çalışır ve teorik olarak TBMM'de özümlenen milletimin bağrındaki yerimi saptamaya uğraşırım. Bu arayışımda henüz başarıya ulaşamadım ve kendimi bildim bileli, özünü sözünü, yanlışını doğrusunu, niteliğini niceliğini benimsediğim, paylaştığım birini bulamadım. Özü benzese sözü, yanlışı benzese doğrusu, niteliği benzese niceliği benzemiyor. Sanırım size de benzemiyorlar. Oysa milleti temsil eden bu kişiler demokratik yoldan seçiliyorlar ve azınlık bile olsak, bizim de iktidar değilse muhalefet koltuklarında vekillerimiz bulunması gerekirdi, diye düşünüyorum. Seçimden önce biraz benzeyenler var, Meclis'e girince değişiyorlar. En çok benzeyeni bile en
azından pısırıklaşıyor, kendisine oy veren bir yığın insanı temsil etmekle uğraşacağına tek bir genel
başkana teslimiyeti ve elini genel başkan yönünde
indirip kaldırmayı yeğliyor. Zamanla bizim gibilerin millet bağrında öksüz, demokrasi içinde yetim
kaldığımıza inancım pekişti. Ve başladım, bu ne
biçim demokrasi, diye sorgulamaya.
Churchill, "Demokrasi en kötü yönetim biçimidir, ama daha iyisi bulunmadı," demişti, dolayısıyla konuyu dikkatle incelemek gerekiyordu. Bir de
baktım ki Doç. Dr. Gencay Şaylan, 'Demokrasi ve
Demokrasi Düşüncesinin Gelişmesi' (TODAİE
Yayınları) adlı kitabında, bütün sorularıma yanıt
vermiş, demokratik sistemin niye bize kulak
asmadığını bir güzel anlatmış.
Platon'a göre demokrasi; bilginin, bilgeliğin ve erdemin ön plana çıkmadığı bir siyasal düzen türüymüş, sevgili okurlar. Konu üstüne 2400 yıl önce düşünen Platon, yurttaş bireyin demokrasi düzeninde elde ettiği siyasal gücü kendi sonsuz çıkarlarına yönelik
olarak kullanacağını ve bu durumun toplumsal çatışmalara yol açacağını öngörmüş. 2400 yıl sonra Platon, en azından Türkiye'de haksız çıktı mı, sizce?
Ancak Platon'un öğrencisi Aristoteles daha da
ileri gitmiş ve demokraside yönetimin 'demos'un, yani halkın elinde olduğunu, ancak bu halktan sokaktaki kalabalığın anlaşıldığını söylemiş ve "Sokaktaki kalabalığın demokrasi yönetimi; toplumun halk tarafından bütün toplumun çıkarını gözetecek biçimde yönetilmesi değildir," demiş. Aristoteles'e göre, demokrasi sisteminde sıradan insanlar, sahip olacakları gücü kendi çıkarları için kullanmak isteyecekler, yeterli bilgi ve bilgeliğe sahip olmadıklarından dolayı demagogların etkisinde kalacaklardır. Yani ünlü düşünür, demokrasinin, göz boyama dışında hiçbir becerisi olmayan demagogların kaçınılmaz iktidarına yol açacağını düşünmüştür. 2400 yıl sonra ve en azından Türkiye'de, Aristoteles haksız çıktı mı, sizce?
Gencay Şaylan'ın kitabını bitirdiğimde, Türkiye'deki demokrasi türünü de anlamıştım. Biz demokrasi diye, bir 'çoğunluk diktası' altında eziliyorduk aslında. Kuşkusuz çağdaş demokrasilerin en önde gelen niteliği, çoğunluğun yönetim hakkı. Ama bu hakkın kullanılması önceden belirlenmiş sınırlar içinde gerçekleşmeli. İşte bizim zurnanın zırt dediği yer burası ve önceden belirlenmiş sınırları esnete esnete, bugün o sınırları hiçe sayanların çoğunluk diktasını demokrasi ve Tayyip'lere, Bekir'lere, Şükrü'lere
tahammülü demokrasi gereği sanmaya başladık.