Saksıdaki düşman Suriye
Radikal · 14 Ekim 1998
1920 yılından 1946'ya değin Suriye'nin efendisi olup, egemenliği sırasında Hatay'ın Türkiye'ye geçmesini sağlayan Fransa'dır. Osmanlı ve Fransızlardan sonra, 1958-1967 yılları arası Mısır'ın bir eyaleti olarak yönetilen Suriye, İsrail'e yenilince kendisine yeni bir koruyucu bulur: SSCB. Sovyet yanlısı Suriye, yalnız İsrail yenilgisi dolayısıyla değil, Soğuk Savaş'ın bir piyonu olarak Filistin terör örgütlerine sığınma hakkı tanır. Zamanla bu kamplarda, PKK da yer açar kendisine. Yani 1970 yılında iktidarı ele geçiren Hafız Esad, PKK'yı kendisi getirmez, elinde bulur. Ancak Suriye Kürtlerini karşısına almamak için, sesini çıkaramaz. Ve tabii, PKK'nın varlığını 'su' sorununa karşı bir baskı öğesi olarak kullanmayı hedefler. Tarihinde hep diktatörlerin yönettiği Suriye'de, iktidarının 28. yılını deviren Hafız Esad, Sovyet güdümünden çıktıktan sonra izlediği açılmaya dönük 'barışçı' politikada, Türkiye ile anlaşmak istemektedir. Örneğin, Baas partisinin 1939 yılında kuruluş nedeni olan Hatay sorununu gündem dışı tutmaya özen gösterir. Ancak, diktatörler bile her şeyin mutlak hâkimi değildirler. Hafız Esad, PKK'dan kurtulmaya yönelik her adımında, karşısında PKK'nın yaptığı uyuşturucu ticaretinden payını alan 'çürük' generalleri bulur. Esad yönetiminin, Türkiye'nin iyi niyet jestlerine ihtiyacı vardır. En önemlisi, Fırat suyunu bir tehdit öğesi olmaktan çıkarmaktır. Ve der ki, 'Suyu kesmeyin. Ticaretimizi geliştirelim. Kürt ahaliye bu iyi ilişkileri gösterelim, PKK'yı söküp atalım.' 1993 yılında, Esad'ın mesajı Ankara'da olumlu yankı bulur. Süleyman Demirel başbakanlığındaki bir heyet, Şam'da Hafız Esad ile geniş bir anlaşma imzalar. Anlaşma gereği, 16 yıldan beri kurulu Teknik Su Komitesi ve dışişleri bakanları toplanacak, her alanda gelişme sağlanmaya çalışılacaktır. Suriye öyle umutlanır ki, en büyük ihalelerini Türkiye'ye, örneğin boru hatlarının yapımını Atilla Doğan'a verir. Sabancı, geniş çapta kendi yağlarını kullanan Suriye'de bir fabrika kurmayı planlar. Ancak anlaşma akabinde toplanan su komitesinde, Türklerin katı tavizsizliği Suriye'yi düş yıkımına uğratır. Bütün umudunu, Türk Dışişleri Bakanı'nın Şam'ı ziyaretine bağlar. Oysa Türkiye, Turgut Özal'ın ölümünü izleyen çalkantılara girmiştir. Hikmet Çetin, gitmez Şam'a. Tansu Çiller bakan olur, o da gitmez. Beklenen ziyaret, asla gerçekleşmez.
Türkiye 1994 yılında Suriye'den 44 milyon dolarlık ithalat yaparken, ihracatı 253 milyon dolardı. 1995'te ithalatımız 258, ihracatımız 258; 1996'da ithalatımız 311, ihracatımız 307; 1997'de ithalatımız 456, ihracatımız 269 milyon dolardır. Bu sayılar, küçümsenecek gibi değildirler. Şimdi soruyorum: Petrol ürünlerini biz Suriye dışından da alırız. Peki ya ihracatımız? Olası bir Suriye savaşı konusunda, ülkemize bunca döviz kazandıran işadamlarımız ne düşünüyorlar acaba? Bu paranın yitirilmesi bizim için çok mu önemsiz? Türkiye'nin son yıllarda Suriye'nin 'hayati' suyunu zırt pırt kestiği, kimler tarafından biliniyor? Son bir yılda iki kez kesildiği doğru mu? Suriye'yi saksı mı sanıyoruz? Sulamayınca solar, diye mi düşünüyoruz?
Bizim bürokrat ve politikacılara hep 'ne
yaptın', diye sorulur. Bu kez tam tersi geçerli: Türkiye'nin yeteneksiz ve çapsız sivilleri 'ne yapmadılar' da, bugün son kozumuz,
yine askerimiz sürülüyor cepheye?