Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1998

Şıkıdım cumhuriyet

Radikal · 18 Ekim 1998

Hayal kurar mıydınız, siz de çocukken? Büyüyünce tüm hayallerimi unuttum ben. Biri hariç. Çünkü hayal değil ütopyaydı ve sözcüğü bilmediğim için adını koyamıyordum. Öylesine garip, öylesine kurgubilim ürünüydü ki, bugüne değin kimselere itiraf edemedim. Henüz ne Jules Verne'den haberim vardı, ne de Kaptan Nemo'dan. Oysa artık, Kaptan Nemo'yu yaratabilmek için Jules Verne'in de çocukken benzeri hayaller kurmuş olması gerektiğini düşünüyorum.

Küçükken, dünyayı kurtarmak isterdim ben. Tam deli sayılmazdım, yeryüzünde iyileri kötülerden koruyacak 'ideal' bir dünya yaratarak, aklımca makul ölçülere indirgemiştim ütopyamı. Benim dünyamda, iyi insanlar vardı. Herkesin birer bahçesi, bütün çocukların anası babası olacaktı. Hiç kavga etmeyeceklerdi. Çocuklar okulda, büyükler ya tarla ya da laboratuvarlarda çalışacaklardı. Babamın meyva

ağaçlarına, güllere yaptığı aşılar mı ilgimi çekti nedir, laboratuvarlar daha iyi buğday yetiştirmek, darı, mısır tohumları geliştirip halka dağıtmak içindi. Kimsenin aç kalmadığı ve herkesin mutlu olduğu ülkemi, kötülerden korumak gerektiğini de akıl etmiştim. İnanılmaz bir güvenlik sistemim vardı: İdeal ülkem, herhalde o yıllarda icat olan 'duralex' gereği, kırılmaz, aşılmaz, geçilmez bir cam fanus içerisinde korunacaktı. Uygun zamanlarda iki yana ağır ağır açılan, dış dünyadan bir tehlike peyda olunca şrak! diye kapanan o cam fanusu düşünmek pek hoşuma giderdi. Bir barış serası düşlemiştim, fakat kimseye açamıyordum. Çünkü yaşıtlarım ya kırmızı rugan pabuç ya da yeni bir topun hayalini kuruyorlardı.

1950'li yıllarda, Türk çocuklarının fazla seçeneği yoktu.

Zamanla seçeneklerin niceliği değişti. Ama niteliği aynı kaldı. Eğer çocuk düşlerinde 'başkasına' yer olsaydı, onların büyüdükleri dünyada bunca çocuk kalır mıydı sokaklarda? Arsız bir varsıllığın dizi dibinde, böylesine büyür müydü yoksulluk?

Cumhuriyet'in 75. yılını 'görkemle' kutlamaya hazırlanıyoruz. Cumhurbaşkanlığı Köşkü'ndeki dev salonda, kıranta beyler, şıkırdım hanımlar tüm farlarını yakarak parlayacaklar. Ricky Martin gelmiş. Hülya Yavşar da kıçını ellemiş. Bundan iyi kutlama can sağlığı.

Çocuk mu kaldım hâlâ nedir, düş kurmak geliyor içimden. O köşkteki o salona, on bin sokak çocuğu toplansaydı; Hülya Yavşar'lar yaşamlarında tek bir gün, Ricky Martin gibilerinin kıçını değil, o çocukların başlarını okşasalardı tek tek, acaba daha 'görkemli' olmaz mıydı? Kısacık ömürlerinde başları bir kez okşanmadığı için kelle koparan çocuklara, acaba kaç yurt kurulur, kaç öğretmen, kaç bakıcı tutulurdu bu paralarla?

Günler önce kestiğim bir gazete haberiydi: 17 yaşındaki Süleyman, Mis Sokak'taki harabe binanın dördüncü katından atmış kendisini. Arkadaşı Özkan, geç gelen ambulansı beklerken, "Süleyman n'olur kalk!" diye ağlamış hıçkıra hıçkıra. Ve ölmekte olan arkadaşıyla birlikte hastaneye gitmesi engellenince, cam parçalarıyla kollarını, karnını kesmeye çalışmış.

Sevgili Melih Aşık anlatmıştı. Bir sokak çocuğu sigara istemiş kendisinden. Melih'in üstünde yokmuş. Verememiş. Çocuk gözlerinin

içine bakmış arkadaşımın: "Ama olsaydı, verirdin değil mi abi?"

Türkiye'de insanlara merhameti, merhamete muhtaç olanlar öğretiyor artık.

Her şeyi olup hiçbir şeyi vermeyen ve paylaşmayanları, fanusumun içine asla sokmayacağım.