Temiz umutlar
Radikal · 23 Ekim 1998
70'li yıllarda İstanbul Teknik Üniversitesi'nin zıpkın gibi bir basketbol takımı vardı. Taraftarları da elbette 68'li İTÜ öğrencileri ve onların civardaki kız liselerinden devşirilmiş sevgilileriydi. Notre Dame De Sion olarak doğrusu biz 'Fransız ekol'lüler de özellikle Maçka İTÜ'nün çekim alanı dışında kalamamıştık. Akşam olup lisemizin demir kapıları kapanınca, soluğu Maden Fakültesi amfilerindeki siyasal toplantılarda alırdık. Öylesine bitmez tükenmez, öylesine derin ve anlaşılmaz tartışmalar yapılırdı ki bu toplantılarda; sanırım 'ağır' solculuktan sıyırmamı ve hiçbir örgüte ya da partiye üye olmamamı, bu tartışmalardan duyduğum can sıkıntısına borçluyum. Kendimden üstün saydığım, dünyayı yeniden kuracaklar sandığım gencecik İTÜ'lülerin teorik bilinçlendirmelerine tümüyle kapalı belleğim, bu dönemden yalnızca iki imge saklamış: Toplantılara uzun bir palto ve ayağına bağladığı bir sürü boş konserve kutusunu sürüye sürüye gelen Pekin adlı öğrenci ve İTÜ basket maçlarında, hep bir ağızdan söylediğimiz tekerleme. Kaderi adıyla belirlenen, üstüne üstlük kızıl saçlı Pekin'in yıllar sonra işkence altında öldürüldüğünü duymuş ve çok üzülmüştüm. Çünkü zamanla, onun anarşist düşünce yapısı, Marksist teori ve disiplinden daha sevimli görünmeye başlamıştı gözüme.
İTÜ maçlarındaki tekerlemeye gelince, onu hiç unutmadım. Spor Sergi Sarayı'nın tribünlerinde cıvıl cıvıl bir topluluk oluşturur ve nedense, hiçbir anlamı olmayan, basketçileri coşturacak formül bile içermeyen şu garip sözleri haykırırdık:
"Efsun gandi
Glu glu zemzem zemazem
Babili neydi, babili şeydi
Onu bunu bilmem zemazem!.."
Son günlerde, Türkiye'de bir şeyler oluyor. Uzun yıllardan beri ilk kez, umutla kıpırdanıyor yüreğim. Önce küçük çarpıntılarla geldi girdi içime umut. Derken, devleti arapsaçına çeviren mafya yumağından her düğüm çözüldüğünde, çarpıntılar gümbürtüye dönüştü. Cumhuriyet tarihinde ilk kez, bir siyasal iktidar kendi saflarından kan kaybına neden olsa da ülkeyi saran cerahatı deşmeye kararlı görünüyor. İçimden bir ses, Mesut Yılmaz'ın bu davadan alnının akıyla çıkacağını fısıldıyor. İlk kez, bir sağ parti liderine saygı duymaya başladım. Çünkü cinayet ve yolsuzluğa bulaşanların isimleri o kadar çok, liste öylesine uzun ki, nereye varacağı, bir yerde durup durmayacağı bile bilinmiyor. Yine ilk kez, bu devletin polisinde adamlar da varmış dedirten gözaltına almalara, sorgulara suallere baktıkça kafam karışıyor; ipin ucunu kaçırdım. Ama tüm koalisyon hükümetinin onuru olabilecek bir ameliyatın başında, Mesut Yılmaz olmasa ve kendi dürüstlüğüne güvenmese böylesine büyük bir toz kaldırılamazdı, diye düşünüyorum. Mobilyalar kenara çekildi, tozlar havalandı, pencereler açıldı, tüm Cumhuriyet evi ayakta. Şimdi bu durumda, temizlik yapılabilecek mi, yoksa kalktığımız gibi oturacak mıyız yeniden? Bilmiyorum. Oyunun kurallarını da tam olarak çözemediğimden, anlamsız bir coşkuyla bağırmak istiyorum tribünlerden: "Efsun gandi..."
Ama Cumhuriyet evindeki ayaklanma, temizlikle sonuçlansa bile, tatmin olmayacağım. Ta ki Türk devleti, Fransa ve belki başka devletler gibi yasadışı kazanıldığı kanıtlanan paralara ve mülklere, kimin üstüne geçirilmişse geçirilsin el koyuncaya; halkın cebinden çalınan o trilyonları halka hizmet olarak geri verinceye kadar.