Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1998

Ezan sesi

Radikal · 30 Ekim 1998

Öykümüzün kahramanı aslında Destegir değil, Destegir'in hafız babası. Ancak uzun ve zorlu tarihlerin çocukları, nedense bellek yoksunu oluyor. Üstelik serde, yazılı değil sözlü kültür geleneği var. Kahramanların adı unutuluyor. Ancak öyküsü kalıyor akıllarda. Bana da böyle anlatıldı:

Destegir'in babası ve arkadaşları, İngiltere İmparatorluk orduları tarafından o zaman henüz devlet olmayan Pakistan'dan devşirilip Çanakkale'de, İngiliz saflarında savaşmaya getirilmişlerdi. Müslümandılar. Onlara, "Gâvur Almanlara karşı çarpışacaksınız," denmişti ve düşmanı Alman sanıyor, zaten 'Türk'

sözünü de ilk kez duyuyorlardı. Top sesi, tüfek tarakası, duman perdesi, toprak yağmuru altında ve kan ve barut kokusu arasında geçen birkaç günden sonra, vakitlerden bir vakit, cephedeki savaşın durulduğu bir zamandı. Güneş çoktan batmış, yaralıların iniltisinden başka bir şey duyulmuyordu. Ansızın, bir ince ezan sesi yükseldi, düşman Türk tabyalarından. İngiliz mevzilerindeki Pakistanlılar şaşırmıştı. Demek ki Alman gâvuru değildi savaştıkları insanlar. Demek ki yalan söylemişti İngiliz gâvuru. O gece, sessizce ve topluca, Türk saflarına geçti Destegir'in babası ve

arkadaşları. Ertesi günden itibaren savaş boyunca, kendilerini yurtlarından koparıp Çanakkale'ye sevk

eden emperyalist efendilerine karşı çarpıştılar. Türkçe bilmiyorlardı, ama ne gam. Ölmek ve öldürmek için aynı dili konuşmaya gerek yoktu. Emir, tüm dillerde

emirdi ve anlaşılırdı.

Çanakkale zaferi kazanıldı. Pakistanlı askerlerin kimi şehit olmuştu, kimi gaziydi. Destegir'in babası, sağ kalanlar arasındaydı. Savaş bitmişti, ama başka bir cephede başlamak için. İmparatorluk parçalanıyordu. Türkler, kendi saflarında çarpışan Pakistanlıları, o sırada Osmanlı'ya ait Ege adalarına dağıttılar. Destegir'in babası, Girit'e gitti, Rumca öğrendi, orada evlendi ve bir oğlu oldu. Derken birinci mübadele yapıldı ve minicik Destegir, Pakistanlı hafız ve gazi babası, Giritli annesi, kendilerini Foça'da buldular. Hâlâ Türkçe bilmeyen aile reisinin yapabileceği tek iş vardı: müezzinlik. Pek güzel ezan okuyordu ve Foçalılar, müezzinleri Türk de olsa anlamadıkları için, Pakistanlı müezzinin Arapçasından hoşnuttular.

Ancak bir gün, ezan Türkçe okunmaya başladı Türkiye'nin çiçeği burnunda cumhuriyetinde. Türkçeye dili dönmeyen Destegir'in babası, 'şeriatçı müezzin' diye tutuklanıp hapse atıldı ve öldü.

Beyoğlu'nda bir seyyar satıcıdan yakalara takılan Cumhuriyet rozeti alıyordum. Rozetlerin kimi 100, kimi 150 bindi. Küçücük bir oğlan çocuğu, annesini

elinden tutup çekiştire çekiştire, yanıma geldi. O da kendisine bir rozet alınsın istiyordu, tüm arkadaşlarında vardı, okulda görmüştü, belli. "Anneciğim n'olur, bana da, bana da!.." diyordu. Annesinin başı bağlıydı ve yanında iki çarşaflı kadın daha vardı. Önce ne satıldığını anlamadan satıcının yanında durdular. Görünce, çocuğu kolundan çekip uzaklaştılar. Az ötede, mızıldanmaya devam eden oğlancığa bir tokat patlattığını gördüm annesinin.

Dün Destegir'in babası Türkçe öğrenemediği için hapsedilmişti. Yoksa eminim Türkçe ezanı da güzel söylerdi. Oysa şimdi, aslı Türk, dili Türk olanlar; yabancılaşmayı isteyerek, Arap giyimini, Arap kültürünü ve Arapçayı kabullendiler. Cumhuriyet'in 75. yılında bir kültür emperyalizmine yenildik. Ve sanıldığı gibi Amerikan ya da İngiliz değil, Arap emperyalizmine.