Tanıyorsunuz, öyleyse varım!
Radikal · 31 Ekim 1998
Danimarkalı dostum Peter Bramsen anlatmıştı: Kopenhag'ın en işlek caddesini hızla kat eden son model bir Mercedes, caddenin en lüks dükkânlarından bir kürkçü vitrini şavullayıp, tam gaz dalar içeri. Camekân tuzla buz, ne kapı kalmıştır, ne çerçeve. Müşteriler, satıcılar korkuyla bağırmaktadır. Halk toplanır, ne olmaktadır? Polis düdükleri yaklaşırken, arabanın içinden iyi giyimli bir adam çıkar, şöyle bir üstünü başını silker ve şaşkınlıkla bakan seyircilere dönüp: "İyice gördünüz, tanıdınız beni değil mi?" diye sorar. Dükkânın sahibidir. Ertesi gün, adamın fotoğrafı bütün gazetelerin baş sayfasındadır. Evet, artık çok tanınan biri olup çıkmıştır.
Ne ilgisi var, vallahi ben de bilmiyorum, ama 29 Ekim gecesi yollara dökülen milyonlarca insanın coşkusuna baktıkça, hep bu öykü geldi aklıma. O milyonların ezici çoğunluğu, ay sonunu zor getiren, o sokaklara bir lokma ekmek için her sabahın köründe dökülen, mafyanın etlisine, politikanın sütlüsüne karışmayan, yabancı bankalarda döviz hesabı olmayan, parmağı bal tutmayan, devesi olmadığı için hamudunu yutamayan insanlardı. Bir göz ucuyla çete rantları yiyen devletlilerine, bir göz ucuyla çeteleri besleyen haraç vericilerin kaset bantlarına bakmaktan şaşı olmuşlardı. Gözlerini toplayabildikleri zaman, yollara zincir vuran türbanlıları, çarşaflıları seyrediyorlardı, sessizce.
Ve sonunda sokaklara, caddelere indiler; "Bu meydanlar aslında bizim," dediler. Onlar sahip çıktığı için midir, nedir; türbanlılar, çarşaflılar, takkeliler, yeldirmeliler, sarıklılar toz olmuştu bir gece içinde. Yolsuzlar yolsuz; varsıllar varsıl konaklarına çekilmişlerdi. Cumhuriyet onlarındı, bir gece için. Onlar, dövüşmeye değil, halay çekmeye, vals yapmaya, eğlenmeye gelmişlerdi. Kutlamanın yalnızca yumruk sıkıp sallamak, gücün salt slogan haykırmak ya da tehditler sallamak olmadığını gösterdiler. Coşkunun en büyük güç olduğuna, en sarsılmaz inançların kalabalıkların sevincinden doğduğuna inandırdılar hepimizi.
Cumhuriyet danstı, şarkıydı, sevinçti bir gece için. Ve yaşam sevincinden vazgeçilmeyeceği için, onlar da cumhuriyetten vazgeçmeyeceklerdi. Rejimlerin sarsılmazlığı, coşkuyla sağlanabilirdi ancak. Bu ülkenin duvarlarını, İçki yasak, dans yasak, şarkı yasak, erkek eli, kadın yüzü yasak diye örmeye çalışanların su verilmemiş çelik gibi kırılgan katılığına karşı; gülerek oynayarak, kadın erkek el ele kanıtladılar özgürlüklerinden taviz vermeyeceklerini. Kürkçü dükkânına dalmışlardı tam gaz. Araba da onlarındı, dükkân da. Artık tanınıyorlardı. Gerekirse yine dönerlerdi. Kesin olan, ne kürkçü dükkânını, ne de coşkularını, 'ucube'lere bırakmayacaklarıydı.
Kara çarşaflılara, türbanlılara haramdı bu yollar o gece. Onlar bir valsin temposunda uçuşamazlar. Yasaklıdırlar. Sarıklar, cüppeler horon tepemez, omuz titretemez, caiz değildir. Şarkı söyleyemez, 'Şerefe!' diyemez, kahkahayla gülemez, kadın erkek kucaklaşamaz coşkuyla, suçtur, günahtır. Mubahları hep kıyı köşelerde, hep bastırılmış ve içe kapanıktır onların. Kalabalıklarla yalnızca asık suratlarını paylaşırlar. Oysa bütün nihai zaferleri, yani barışı, ancak yaşama sevinci özgür olan, gülen ve eğlenen insanlar kazanır. Sınırsız ve yasaksız bir gece, sokakları teslim alan insanlar. Ve Cumhuriyet'in nabzı, yalnız asker postallarının rap rapında değil, onların topuk tempolarında atmaktadır.