Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1998

Kapitülasyon kapitalizmi

Radikal · 16 Kasım 1998

Türkiye'de kamu sektörü ile özel sektörün, ya da devlet ile 'hür teşebbüs'ün hiçbir 'izm'e, hele hele liberalizme hiç uymayan tuhaf ilişkileri var. Dünkü yazımda, başka ülkelerde devletin maşasıyla basının kulağını çekebilen ve sansür koyabilen büyük şirketlerin; Türkiye'de basın sektörüne el atmalarındaki başlıca amacın, medya gücünü devlete ve rakiplere karşı kendini savunma silahı gibi kullanmak olduğunu belirtmiştim. Dünyanın hiçbir yerinde büyük holdingler, çıkar çatışması içine girdikleri rakiplerini, sahipleri oldukları basın organları aracılığıyla dövmeye kalkamaz. Türkiye'de ise televizyon ekranları ve gazete sütunları, holdinglerin ihale mihale düellosunda çektikleri kılıç, flöre ve piştovdurlar. Kamuoyunu bilgilendirmek, eğitmek ve eğlendirmekten başka işlevi olmaması gereken medya, bu yeni işlevi dolayısıyla haberlerin başında, ortasında, sonunda cart diye bir ekran ya da sayfa açıp; geniş kamuoyunu hiç ilgilendirmeyen bireysel ya da şirket çekişmelerinde sahibinin sesi rolüne soyunmaktadır. Dolayısıyla, dışarıda devlet sansürü altına girebilen bir basın varsa; Türkiye'de siyasal anlamda daha özgür, ancak ekonomik anlamda patronların iki dudağı arasına sıkışan bir basın vardır. Bu seçeneklerden hangisi daha iyidir, kötünün iyisi olabilir mi, bilmiyorum. Burada yalnızca saptamalar yapmakla yetiniyorum. Şimdi diyeceksiniz ki, "Batı ülkelerinde basın patronları birbirlerine girdikleri zaman, ellerindeki medyayı kullanmıyorlarsa, nasıl hesaplaşıyorlar?" Çok yakından tanıdığım iki ülkeyi, İspanya ve Fransa'yı örnek alacak olursak, hesaplaşan şirketlerin kendi medyalarına yansımayan hesaplaşmalarında hemen devlete koştuklarını ve devletin hakemlik yaptığını söyleyebilirim. Ve kamuoyunun da olaydan, hesaplaşmaya ilgisiz medyaların dedikodu sütunlarından haberdar edildiğini ve dedikodu sınırlarını asla aşmadığını.

Bu işler bizde niye böyle uluorta, döküp saçarak yapılıyor derseniz, devletin hakem niteliği olmadığı, taraflarca hakemliğine güvenilmediği için derim. Peki cumhuriyetin ilk yıllarında, olmayan bir özel sektörü yaratan, kapitalistlerini yoktan var eden bu devlet, nasıl bu hallere düştü, nasıl boynuz kulağı geçti ve kocayıp maskarası oldu kendi yaratıklarının?

Bizim ülkemizde 1980'li yıllara değin gerçek bir 'hür teşebbüs tekeli' vardı. İthalat yasakları, gümrük duvarları, kısıtlı vergi ve daha birçok teşvikle himaye edilen özel sektör, zaman içinde ürettiği ürettik, tükettiği tükettik bir 'kapitülasyon kapitalizmi' olup çıkmıştı. Kendisini koruyan devlete kafa tutuyor, yönlendiriyor, kapitülasyonlardan farksız ayrıcalıklar sayesinde Türkiye'ye ne veriyorsa, Türkiye onu kabulleniyordu.

Etikten yoksun ve siyasal tercihleri yanlış, ancak ekonomik vizyonları yüzde yüz doğru olan Turgut Özal, bu 'kapitülasyon kapitalizmi'ni yıktı ve sözümona 'lord'lardan oluşan 'hür teşebbüs' meclisine 'avam'ı soktu. Doğru bir karardı ve o güne değin sınır dışına aktarılan döviz stokları, kaynağı bilinmeyen kazançlar, yatak değiştirip Türkiye'ye akmaya başladı. Ancak bugün, devlet desteğiyle kapitalizmcilik oynayan 'lord'ları hizaya getiren bu 'avam'ın yağlı kara ayak izlerini temizlemekte zorluk çekiyoruz. Çünkü devlet, onları oturma odasına buyur ederken, kilerin kapısını kapatmayı ve yağmacıyı yağmacıyla yenmeye çalışırken, en büyük lokmayı kendisinin oluşturduğunu yine unutmuştu.