Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1998

Yanlış adres

Radikal · 20 Kasım 1998

İstanbul - Paris arasında gidip gelen iki kocalı Hürmüz rolünde, dün yine Atatürk Havalimanı'ndaydım. Uçağın kalkmasına daha vardı, vergisiz dükkânlardan birine girdim, 'ruj' seçiyorum. Bir ara, satıcı kıza: "Bilmem ne marka rujunuz var mı?" dedim. Ancak güzel kız, anlaşılan satıcı olarak değil, iş arkadaşlarıyla dedikodu yapmak üzere görevlendirilmişti. Kulağı çenesine dalmış, ilgisiz seslere tıkalıydı. Tam yanımda duran müşteri, ancak biz Türklerde var olan bir nezaketle yardımıma koşup: "O marka yan dükkânda var," dedi. Başımı kaldırıp baktım, ayol bu bizim Feridun! Yüzünde bildik müstehzi gülüşü, yıllardır görmediğim dostum, karşımda duruyor. Bir sevinç çığlığı atıp boynuna sarılıverdim. Feridun yanaklarını uzattı, ama biraz şaşırmış gibiydi. "Galiba birisiyle karıştırıyorsunuz," dedi. "Dalga geçme Feridun, nasılsın?" diye elini kolunu okşamaya başladım bu kez. Adamcağız, sular seller gibi akan sevgi dalgalarım karşısında galiba Feridun olmadığına hayıflanıyordu, ama dürüst biriydi, ısrar etti: "Vallahi ben Feridun değilim!"

"Yani sen Fatoş'un kocası değil misin?" dedim. "Hayır, değilim," dedi. Ruj falan almama gerek kalmamıştı. Dudaklarım patlıcan moru, yüzüm pancar kırmızısı bir renk cümbüşünde, eridim bittim, yerlerde sürünerek özürler dileyip sıvıştım. Ancak bizim havaalanında pek sıvışacak yer yoktur. Birkaç dakika sonra utancımın tamlaması bey ve arkadaşıyla kafeteryada burun buruna geldik. Operatör Doktor Sümer Çağlayan'ı, 'Feridun' diye kucakladığımı öğrendim. Gerek kendisi, gerek başına gelenleri hemen yetiştirdiği meslektaşı, doğrusu pek naziktiler. Hayır, vallahi ve billahi, Radikal'in dikdörtgen yazarı hanımın, her önüne geleni sarılıp öptüğünü yaymayacaklardı. İçim rahat olabilirdi.

Şimdi 'Kel alaka?' diyeceksiniz ama, bilirsiniz kellikten ilgi türetmekte üstüme yoktur. İtalyanlar, yanlış adresleri kucaklayıp öpmekte benden daha şanssızlar gibi geliyor. 'Operatör' diye karşıladıkları Apo'nun ne menem bir 'kasap' olduğunu anlayınca, bakalım ne yapacaklar? Kasaplar, ellerindeki kan kokusunu kolay çıkartamazlar. Bekleyin ve görün: Türkiyeİtalya arasındaki bu maçın bir de rövanşı ve bugünlerde kaçak yolcu yüklü bazı tekneleri, İtalyan sularına doğru giderken görmezlikten gelmenin çok yararı var. 1991 yılında Türkiye, ormanlarını kese kese, çekirge sürüleri gibi gelen yarım milyon Iraklı Kürt sığınmacıya, kısıtlı olanaklarını seferber ederek, battaniye, çadır, aş dağıtarak kendisini beğendirememişti. O manzaralardan, bir Kürt kadının kendisine Türk askeri tarafından verilen bir tencere makarnayı yere boca ederek: "Muz istiyoruz, muz! Amerika bize muz göndermiş, muzlar nerede?" diye bağırdığını hiç unutmayacağım. Aynı yıllarda AB üyesi varsıl İtalya, Arnavutluk'tan kaçan 20 bin sığınmacıya, bırakın çadır, battaniye dağıtmak; limandan ileri geçmek izni vermemiş ve üstlerine örtsünler diye domates seralarına gerilen naylonları yeterli görmüştü. Türkiye'nin beslediği yarım milyon Kürt'e karşılık, AB toplantılarında 20 bin Arnavut için: "Ben bu kadar göçmenle baş edemem!" diye bağırıyordu. İşte şimdi tam zamanı: Bırakınız gitsinler, bırakınız yapsınlar, bırakınız bazıları varsınlar İtalya limanlarına. Bakalım kim kime ve neye, ne kadar kucak açacak?