Çakıcı'ya sözüm yok
Radikal · 4 Aralık 1998
Dün yine Çakıcı nöbetindeydik, sevgili okurlar. Ve nöbetten nöbete, bendenizde Stockholm sendromu denilen ruhsal hastalığın bütün emareleri başladı. Ben artık bir Çakıcı hayranıyım. Kavak senden uzun yok, Alaattin abime sözüm yok. Abim, Türkiye'de sürdürdüğü temiz eller operasyonuna, Aix En Provence mahkemesinden geçerken, Türkiye-İtalya arasındaki Apo maçında Fransız hakemin Türkiye'ye 'penaltı' atma hakkını vermesini de sağladı. Fransız hakeme ne dedi, ne yaptı bilmiyorum, ama kendi hakkında aldırdığı karar sayesinde, artık İtalya'nın, 'Apo'yu Türkiye'ye iade etmem!' diye bir tutum takınması, Uluslararası Enayi Frikikleri Anlaşması UEFA hukukuna öyle bir ters düşecek ki, mümkün olamayacak!
Abimin beş dosyadan oluşan 'iade' davası, dün olağan hengâmeyle başladı. Abimi her zamanki krallara layık kortejle Aix En Provence istinaf mahkemesine getirdiler ve tabii, gül yüzünü bize göstermediler. Fransız polisi, her zamanki inceliğiyle bir kameramanı dipçikleyerek yere düşürdü ve Çakıcı'nın yandaşlarından oluşan 55 kişilik eti, 25 kişilik gazeteci tırnağından ayırdı. Yolun bir yanında Çakıcı abimin etten duvarı, diğer yanında kaldırımdan inmeye izni olmayan biz tırnak gazeteciler melul melul sıralandık. Abimin adamları bu kez, hazırlıklı, yani silahsız gelmişlerdi. Hiçbirisi tutuklanmadı, ancak mıncık mıncık aranıp tüm kimlik belgelerinin fotokopileri alındıktan sonra, polis ablukasından oluşan bir çemberde 'serbest' bırakıldılar. Biz gazeteciler ise, aramıza karışan ve nasılsa hukuk bilgisi pek derin birtakım mermer tüccarları, tekstil ihracatçıları, yani Fransız gizli servisi DST'nin sevimli elemanlarıyla dalgamızı geçiyorduk. Çünkü mahkeme salonuna alınmayacağımızı önceden biliyorduk. Ancak naçiz yazarınız bu kez temkinli davranmış ve sıkı durun: ünlü bilimkurgu yazarı Jules Verne'in varisini, kendi giremediği davaya 'casus' olarak sokmayı başarmıştı! Eh, geçen sefer lokantacı Osman'ı sokamayan bayan muhabirle, Verne'in akrabasını kullanan yazarınız arasında o kadarcık klas farkı elbette olacaktı.
Ve mahkeme bitiminde herkes yarım yamalak bilgiler peşinde koşarken, ablanız, pardon yazarınız, büyük dedesi Jules Verne'nin yeteneğini taşıyan meslektaşından en ince ayrıntılarına kadar öğreniyordu olan biteni. Alaattin abim, siyah bir ceket içine bej rengi dik yakalı kazak giymişti. Gözleri kan çanağı ve uykusuz ve gergindi. Dava, mahkeme heyetinin aldığı kararın sanığın yüzüne okunmasından ibaretti ve birkaç dakika sürdü: Sanık Alaattin Çakıcı, Türkiye'nin gönderdiği beş suç dosyasından yalnızca hapis cezaları gerektiren ikisi için kayıtsız koşulsuz ülkemize iade edilecekti. İdam cezasıyla yargılanabileceği geri kalan üç dosyadansa, Fransa hükümeti idam edilmeyeceğine ilişkin güvence verdiği takdirde, yani şartlı olarak, yine Türkiye'ye iade edilecekti.
Bu demekti ki Fransa, Türkiye'deki idam cezasını Çakıcı gibi birinin iade edilmesi için engel olarak görmüyordu. Hatta idamla yargılanmasına bile ses çıkarmıyor, yalnızca idam cezası verilirse, infaz edilmemesini koşul koyuyordu. Ve demokrasi kalesi Fransa'nın aldığı bu karardan sonra, İtalya'nın Apo için ters yönde bir karar alması artık epeyce zor olacaktı. Peki Çakıcı'ya ne olacaktı? Doğrusu pek bir şey olmayacak. Çünkü avukatları temyize gidecek. Ancak temyiz kararı alınana değin, abim Fransa'daki hapis cezasını çekmiş olacak ve ikamete istinaden serbest bırakılacak... Sizin anlayacağınız Alaattin abim, geçici mahkûmiyeti sırasında bile, Türkiye'ye iadesi taahhütlü bir iyilik daha yapmış bulunuyor.