Analık
Radikal · 23 Aralık 1998
Yaşamın önce yükselip sonra inişe geçen çizgisi içinde, zamanla yer değiştiren iki deyiş vardır. İnsanlar, henüz ana kuzusuyken, danalar kadar olsalar da tepelerinde ana çatısı varken, çektikleri acılara tanık, yaralarına merhem ararken: 'Ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar'a inanırlar. Sonra, onların çatı olmak zamanları gelir, kuzularına kol kanat gererken, yaşamdaki önceliklerini: 'Tanrı evlat acısı göstermesin!' diye belirlerler. Çünkü yavrulamak, kendilerine dönük acımaları ve şefkatleri, yarattıkları varlığa yöneltmiştir. Çocukları, öz yaşamlarından daha değerlidir artık. Anasını yitirmek bir büyük acıdır, zordur ama dayanılır. Evladını yitirmek, tarifi olmayan en büyük acıdır, dayanılmaz... Çünkü 'sırasız' ölümdür. İstese de istemese de doğanın sıralamasına koşullanan insan yüreği, sırasız ölüme, kendisi dururken yavrusunun gitmesine hazır değildir, olamaz. Bütün söylediklerim, elbette iyi insanlar, şefkatli ana babalar için. İstisnalar kuralı bozmaz.
Zehra Güvener de böyle bir yürekti işte. Bir ana yüreği. Milliyet Gazetesi Sorumlu Yazıişleri Müdürü Eren ağabeyimin eşi, güzelim Zeynep'in, canım Onur'un annesiydi. Yakından tanımazdım. Ama herkesin derdine koşan o, tanımadığı bana bile iyilik etmişti.
İki yıl önce, kaçınılmaz bildiğim telefon geldi. Gökçe'min babası, ölüyordu. Yirmi bir yıl önce, kendisini kendi elleriyle ölüme mahkûm ettiğini anlamış ve engel olamayınca yollarımızı ayırmayı, oğlumu tek başıma büyütmeyi yeğlemiştim. Ama çocukluk aşkımdı. Bir masumiyeti paylaşmıştık birlikte. Ve sondu artık. Hastaydı, ölüyordu, hastanelerde yer bulamamıştı yakınları. Aklıma ilk gelen isim, o iyi insan, o anaydı. Eren ağabeye açtım telefonu. Zehra Hanım sayesinde, ertesi gün hastaneye yatırılmıştı Gökçe'min babası. 'Torpilim Paris'ten geldi,' diye şakalaşıyordu, bir deri bir kemik kalmış o kendi ateşinde kavrulan güzelim insan, ölümünden iki gün önce. Rastlantıya bakın ki, son soluğunu vermek için İstanbul'a gelmemi bekledi, cenazesine yetiştim. Gökçe'm, aslında o yaşarken de öksüzdü. Kedi enceğini taşır gibi taşımıştım onu yaşamın inişlerinde ve çıkışlarında. Öylesine küçüktü ki babasından ayrıldığımızda, sanki herkesin bir annesi varmış gibi algılıyordu hayatı. Babasının ölümünü haber verdiğimde, bir an donuklaştı ve sonra: "Sen varsın ya..." dedi yalnızca.
O ölümde Zehra Hanım ve Eren ağabeyimden gördüğüm iyiliği, şefkati ve ilgiyi düşündükçe, dalga dalga isyanlar kaplıyor içimi. Hayır. Geçen yıl pırıl pırıl, gencecik oğulları Onur'u, bir direksiyon kasabının satırına kurban vermeyi hak etmemişti bu aile. Ve Zehra Hanım'ın ana yüreği, arkada kalan Zeynep'ine, Eren'ine rağmen dayanamadı Onur'unun evlat acısına. Yorgun bedeni, yaralı kalbi, Onur'u yitirdikten sonra, arkada kalanlar için, Zeynep için Eren ağabey için direnmeye çalışıyordu. Bir yıl boyunca mücadele edebildi. İki canının bir yarısı, iki kuzusundan artık koynunda olmayanı, onu yanına çağırıyordu. Gücü tükendi; çünkü yaşam sevinci kalmamıştı. Sırasız ölümü sindiremedi içine ve uçup gitti Onur'unun ardından. Niye onun, niye yüreği iyilik dolu Zehra Hanım'ın, niye altın kalpli Eren ağabeyimin, günahsız Zeynep'in başına geldi bu felaket? Niye onların, niye onların? Hiçbir yüceliğe, ilahi adalete işte bu yüzden inanmıyorum!
Kötüler uzun yaşarmış. Eren ağabeyciğim, sevgili Zeynep, ne olur bari siz biraz kötü kalpli olun artık!