Metroda Noel
Radikal · 25 Aralık 1998
'Kibritçi Kız'ı okumuyor artık Noel çocukları. Satmak zorunda olduğu kibritleri tek tek çakarak soğuktan ölmemeye çalışan yoksul ve çelimsiz kız gibileri kalmadı Avrupa sokaklarında. Devlet vermese sosyal yardım kurumları, tüm evsizlere barksızlara, yerli yabancı, günde bir öğün sıcak aş, biraz cep harçlığı, başkalarının eskimemiş eskilerini dağıtıyorlar. Her yıl birkaç kez, her apartmanın kapısına, kağıtlar asılıyor: 'Artık kullanmadığınız, temiz ve yıpranmış olmayan tüm eşyalarınızı şu tarihte kapıya bırakınız. Saat bilmem kaçta geçip yoksullar için toplayacağız!'
Devlet, hiçbir geliri olmayan kişilere 'Sosyal Uyum Ödemesi' adı altında ayda 130 milyon TL. yardım yapıyor. Bu para Paris'te küçücük bir odanın kirası bile değil elbette. Ancak sokakta yaşatabiliyor. Ama açlıktan öldürmüyor. Geceliğine kalınabilecek sığınaklar, belediye yardımları ve özel hayır kurumlarının bedava yemek dağıtan düzenli servisleri, yoksulluğu bizim bildiğimiz yoksulluk olmaktan çıkarıyor.
Hele kimsesiz çocuklar, mutlaka devlet güvencesindeler. Hiçbiri ortalıkta kalmıyor, bir yurda yerleştiriliyor. Fransa'ya 'Büyük devlet' deniyor, ama kimsesiz bebelerine öksüz yetim denmiyor. 'Pupilles de la nation', yani 'ulusun göz bebekleri' olarak yetişiyor, örneğin Pierre Beregovoy gibi, başbakan olabiliyorlar. Yurtlarda onların da bilgisayarları var, onlar da varsıl çocuklarla aynı bilimkurgu filmlerine vurgunlar ve duvarlarını uluslararası star fotoğraflarıyla süslüyorlar. Andersen masalları, yaldızlı deri kaplı o güzelim kitaplar, birer kitaplık süsü, antika değer artık.
Yoksulluk bizim bildiğimiz yoksulluk olmaktan çıkınca, yoksulların anımsandığı Noel'ler de değişti.
Ulusal ekonomide tüketimin arttığı ve devlet başta herkesin para kazandığı bir 'kutsal ticaret' sürecine dönüştü. Ama kimi kez, bir metro vagonunda, 'bedava iyiliğe' rastlayabiliyorsunuz hâlâ.
Altmış yaşlarında, ufacık tefecik bir kadındı. Burnunun üstündeki kırık kara gözlükleri, yarı körlüğüne işaret ediyordu. Vagonun ortasında durup, elindeki belgeyi sallayarak kendisini tanıttı: "Ben hastanelerdeki kimsesiz hastalara şarkılar söylerim bayanlar, baylar! Hastanelere elini kolunu sallayarak girilmez, özel izinli, hastane şarkıcısıyım. Edith Piaf söylerim. Çünkü hastanelerdeki kimsesiz hastalar yaşlıdır ve Piaf'ı anımsarlar. İşte size bir örnek:
Haydi gelin Milord / Gelin oturun masama / Dışarısı öyle soğuk / Burası ılık ve rahat / Bir içkimi için Milord / Yüreğiniz ısınsın / Bilirim, beni hiç görmediniz / Kuzeyden gelirim / Bir sokak kızı / Sokağın bir gölgesiyim...
Sayın bayanlar baylar, Edith Piaf yaşasaydı, 19 Aralık'ta 80 yaşında olacaktı. Yoksulluk çekmeyenler, Piaf'ı hissetmezler. Ama onlar bile büyük yazar Andre Malraux'nun: 'Yaşam hiçbir şeye değmez. Ama hiçbir şey yaşama değmez,' dediğini bilirler. Ben yaşamı değer taşımayanlar için şarkılar söylüyorum hastanelerde, gözlerim görmüyor, yüreğimle bakıyorum onlara ve olmayan paralarını almıyorum. Bu Noel zamanı, iyilik yapmak sırası sizde!"
Güzel bir sesi vardı ve tumturaklıydı konuşması. Başka bir talihin kuşu konsaydı başına, eminim başarılı bir politikacı olurdu. Vagonun donuk yolcuları, birbirine bakmayan insanlar, o sesin ellerini tutarak paralar koydular avucuna. Metrodaki kısacık Noel masalından, şarkılar söyleyerek çıkıp gitti; yoksul, yaşlı ve kör kadın.