Kutlu mutlu
Radikal · 1 Ocak 1999
O benim canımın yarısı. Yatılmak istenmeyen öğle uykularının koyun koyuna ortağı, paylaşılamayan oyuncakların, paylaşılan oyunların arkadaşı. Yeğenim, ciğerim, dört yaş farkın 'teyze' dedirtemediği kardeşim benim. Çocukluğumun rengi, Rengin'im. İki çocuk anası olduktan sonra bile büyüdüğüne hiç inanamadığım 'küçüğüm'. Hasta.
İyileşecek.
Ama İstanbul dar geldi birden. Göğü daraldı, denizi daraldı, sokakları daraldı. Hızla giden takside, üstüme üstüme geliyor duvarlar, binalar, minareler. Gecenin son vapuruna koşuyorum. 'Küçüğüme'. İstanbul'da değişmeyen bir vapurlar kaldı. Boğaz'ın iki yaka arasında vals mekiklerini dokuyan vapurlar. Beyaz küpeşteleriyle nazlı; gerdeğe hiç girilmeyen biteviye bir düğünün gelinleri onlar. İnsanlar iniyor, insanlar biniyor. Birbirlerine insanlık öykülerini anlatıyor. Dinliyor vapur. Bir güzel tarçın kokusu dalgalanıyor koridorda: 'Sahlep!' diye geçiyor vapurun sahlepçisi. 'Çay!' diye geçiyor çaycısı. Bakıyorum: sahlep beyaz porselen fincanlarda, çay, ince belli cam bardak ve kırmızı beyaz işlemeli tabaklarla. Ödüm kopuyor bir gün, bu güzelim fincanların, bardakların yerini plastikleri alır, diye. Acaba, diyorum, benim gibi yılda birkaç kez değil, her gün, her gün vapur yolcuları, sürdükleri keyfin ve 'lüksün' farkındalar mı? Plastikleşen İstanbul'da, bu güzelim kunt vapurlar daha ne kadar ayak direyecekler, yapay uygarlığın gerdek kapısında?
Saçlarını okşuyorum, canımın yarısının. Ne zaman oturdu bu ince kırışıklar güzel gözlerinin çevresine? Nereden çıktı bu iki çizgi gül goncası dudak kenarlarında? Ben onu dayımızın Japonya seferinden getirdiği sarı bukleli taş bebeği oynarken bırakmamış mıydım? Odaya 'anneciğim' diye giren ve boyu posu bizi aşan bu zarif genç kız, gerçekten onun kızı mı?
Ne zaman büyüdük biz? Ne zaman bıraktık oyuncaklarımızı ve oyuncağı olduk yaşamın? Bu oyunları oynamak zorunda mıyız? Mızıkçılık etme hakkımız kalmadı mı artık?
İyileştireceğiz Rengin'imi. En pahalı, en özel hastanelerin kapısını tıklatmışlar. Dost doktorlar fısıldamış: "Araban bozulduğunda, bisiklet tamircisine mi gidersiniz? Buraları boş verin, doğru Cerrahpaşa'ya..."
Devlet hastanesine gideceğiz, evet. Çarşafları pembe, karyolası lüks olmayan, iyi ısınmayan, ama yokluklar içinde harikalar yaratan insanların, insanları iyileştirdikleri yere. Düşük ücretli, üstün hekimlerin, her türlü meşakkata göğüs gererek şifa dağıttıkları hastaneye. Hastalardan pasta yapanlara değil.
1999'a biz böyle girdik.
Duydum ki kimi varsıl Türkler, yeni yıla Fransa'nın gözde kayak merkezi Courchevel'de girmişler. Öyle çok, öyle çokmuşlar ki, krallar ve trilyoner işadamlarının yanı sıra Türk varsıllarını da ağırlayan Courchevel yöneticileri, salt Türkler için bir kayak turnuvası düzenlemiş. Çok ayıp. Çok küçültücü doğrusu. Ben paranın gücünü uluslararası sanırdım, milliyeti yoktur, bilirdim. Demek ki bizim varsıllar, bütün varsıllıklarına rağmen yine de Türk sayılıyor ve hiç olmazsa bir turnuva kazanabilsinler diye, kendi aralarında yarıştırılıyorlar. Acaba içlerinde bir devlet hastanesine bağış yapan, bir yoksul hastanın yardımına koşan var mıydı? Umarım onlar, bir yılbaşı gecesi bir devlet hastanesine muhtaç olmazlar.
1999, çok güzel bir yıl olacak. Çaresi yok, ister tersten gelsin, ister düzden, biz onu, inancımızla, inadımızla doğru yola sokacağız. Yeni yüzyıla bir kala, mücadelemiz kutlu, zaferimiz mutlu ve mutlak olsun.