Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1999

Mahallenin muhtarı

Radikal · 2 Ocak 1999

Yeryüzünün tüm yazarları, ya uydurduklarını yazarlar ya da yaşadıklarını. Bazen uydurduklarını yaşamışlıklarına eklerler. En iyileri elbette hayal güçlerini öne çıkarıp yaşadıklarından esinlenenlerdir. Ancak hepsi önce yaşar, sonra yazar. Oysa benim başıma tersi geldi. 'Sinek Sarayı' adlı romanımı yazarken, Cihangir'de evim yoktu. Olmayan bir apartman düşlemiş, en üst katına bir diplomat oturtmuş, alt katlara yerleştirdiğim sahte travesti ile az buçuk fahişe arasına aşırı dinci, bağnaz bir ana kızı sıkıştırmaktan özel ve sadist bir zevk almıştım. Derken yıllar geçti, Cihangir'deki küçük bir apartmanda benim de minicik bir dairem oldu. Doğrusu diğer katlarda kimler oturuyor diye merak etmemiştim alırken. Bir de baktım, bodrum katında pavyon şarkıcısı bir hanım, giriş katında başı bağlı, takkeli sakallı bir aile yaşıyor. En üst kattaki benim daireyi bir diplomata kiralayınca, oldu mu size Sinek Sarayı? Raslantı mı diyeyim, yoksa kader mi, ne yapıp edip, şimdiye dek yazabildiğim tek romanı hayata geçirmiştim!

Param olsa da olmasa da, özgün insanların arasında yaşamaktan zevk alıyorum ben. Hiç özenmedim havuzlu, tenisli, bekçili, köpekli lüks sitelere. Birbirine benzeyen varsılların kendi aralarında dans ettikleri mekânları sıkıcı buldum hep. İşte bu yüzden seviyorum Cihangir'i. Dünyada, varsılın yoksula karıştığı ve bir pavyon şarkıcısıyla bir büyükelçinin aynı sokakları paylaştığı tek semt, belki de Cihangir. Ama bizim apartman değişti. Şimdi bodrum katında çok sevdiğim bir Rum aile oturuyor. Yöneticimiz Sula her yeri çiçekledi, evin çehresi değişti. Giriş katındaki mürteciler, artık ayakkabılarını kapının önünde çıkaramadıkları için gittiler. Kurtulduk diye müthiş sevindik.

Ama yalnız bizim apartman değil, sokağımız da değişti. Habitat sayesinde dikilen ve yaşamaz denilen ağaçlar yaşadı, büyüdü ve serpildiler. Coşkun Sokak, yoksulları ve varsıllarıyla Cihangir semtinin en 'mutena' sokaklarından biri artık. Çünkü bizim, Umut Gıda Pazarı'mız var. Başkaları bakkal diyor ama olsun, Mehmet Ali Küçük bey, İstanbul efendiliğinin en son temsilcilerinden biri olarak sokağımıza sahip çıkıyor. Ağaçlarımızı o yaşattı. Habire değiştirip yenilediği küçücük dükkânı, gecenin geç saatlerine kadar Coşkun Sokak'ta oturan sanatçıların, yazarların, gazetecilerin buluşma yeri. Cihangir hakkında yazılan tüm makaleler, Mehmet Bey'in dükkânında asılı. Her yılbaşı, her birimizin masasında çam dallarıyla bezeli birer mum yanıyorsa, mutlaka Umut Gıda Pazarı'nın bir armağanı.

Bu gelişimde, Mehmet Ali Küçük'ü tanıyamadım. Daha doğrusu tanıdım da, küçük dilimi yutayazdım. Sinek kaydı tıraşlı bakkalımız Mehmet Bey, yelekli, ceketli, kravatlı bir takım içinde şık mı şık; peynirler, zeytinler, gazeteler, ekmekler, şişeler ve deterjanlardan oluşan bir orkestranın şefi gibi duruyordu dükkânın ortasında. "Hayrola?" dedim, anlattı. Mahallenin muhtarlığına adaylığını koymaya hazırlanıyordu. Bayıldım bu işe. Mahallenin muhtarı diye, herkesi tanıyan, her şeyi bilen ve akıl veren insanlara derler aslında. Uzun yıllardan beri muhtarlar, muhtar olmayı bırakmışlardı. Mehmet Bey gibi bir muhtar dostlar başınaydı. Hemen koştum, seçmen kütüğünde olup olmadığımı denetledim. Evet, artık ben de bir seçmenim ve inanmadığım genel seçimlere boş verip, uzun yıllardır kullanmadığım bir 'oy'umu, mahallemin yerel yönetimini değiştirmek için kullanacağım.