Kosova'ya bakmak
Radikal · 20 Ocak 1999
Sarajevo'da bir kahve. Yıl 1997 ama, bir eski İstanbul yaşıyoruz. Küçücük, ahşap pencere, arnavutkaldırımı bir meydana bakıyor. Ortada bir ulu çınar. İçerdeki çay ocağının üstünde, Türkiye haritası. Kaşık kadar her duvarda aynı kart postal: Türk bayrağı. Baş köşede, kalantor bir Osmanlı portresi. Kahvecinin dedesi. Üstüne halı atılmış alçak taburelerde, sakallı, takkeli, şalvarlı adamlar. Tespih şakırtısı bastırıyor kaşık şıngırtısını. Zaten kahveci de gençten, yakışıklı bir takkeli. Sanki İstanbul Fatih'te, Eyüp'te, ya da Sarıyer'de bir çayevindeyiz. Tek fark, buradaki adamlar gök gözlü ve Türkçe konuşmuyorlar. Ama kahveci, teke tüke anlatıyor derdini. "Harp ederken..." diye başlıyor. Bu kahveyi yeni açmış aslında. Tüm savaş boyunca, Boşnak direnişçilerle birlikte çarpışmış ve aralarında pek çok dini bütün bozkurt ve bozkurt temayüllü şeriatçılar varmış. Onlarla yârenlik ederek öğrenmiş Türkçeyi. Bunları dinlerken, ben hâlâ iyi niyetliyim kahveciye karşı. Çünkü biliyorum; Sırpların zulmü ve zalime uzun süre göz yuman Hıristiyan Batı, aslında gericilikle ilgisi olmayan Boşnakları faşist eğilimli bir aşırı dinciliğin kucağına attı. Saf saf soruyorum: "Savaşın bittiğine seviniyorsun değil mi?" Aldığım yanıt kanımı donduruyor. Yarım yamalak Türkçesiyle, savaşın çok eğlenceli olduğunu, şimdi canı sıkıldığını, yeniden çıksa, kahveyi mahveyi bırakıp koşacağını söylüyor ve müjdeyi veriyor: "Yakında Kosova'da çarpışacaklar, ben de gideceğim!"
Kosova'da olup bitenleri, dikkatle izliyorum. Tıpkı Bosna Hersek'te olduğu gibi Kosova'da da sivil halk, böyle maceracılarla faşist Sırpların arasına, börek harcı diye kıyılıyor. Kosova Kurtuluş Ordusu denilen gerillanın, sözümona savunduğu halka ve topraklara yarardan çok zararı var. Yersiz ve zamansız çıkışları, amacı ve gücü belli Sırpların misillemesine yol açarak, sonuçta 'Büyük Sırbistan' emellerine hizmet ediyor. Üstelik, alçak ve korkak uluslararası güçlerin, zaten niyetli olmadıkları müdahaleyi yapmamaları için gerekçe sağlıyor. NATO ve BM, "Kosova Kurtuluş Ordusu ateşkesi bozdu," deyip çıkıyor işin içinden. Onlar bir Sırp öldürüyor, Sırplar gelip onlarca sivil insanı, silahsız köylüyü, kadını çocuğu katlediyor.
Önceki gün bir Türk gazetesi, Milliyet, benim gazeteci belleğimde bir ilke imza attı. International Herald Tribune, Fransız Liberation ve Le Monde ile aynı olayı, aynı yorumla birinci sayfasının manşetine çıkardı. Bunlar benim gördüklerim. Belki başka gazeteler de konuya ayırmışlardı manşetlerini. Hatta Herald Tribune ile değişik açıdan çekilmiş aynı fotoğrafı kullanmıştı Milliyet: Kosova'nın Racak köyü camiinde sıra sıra dizilmiş masum insan cesetleri. Oyulmuş gözleri bezlerle örtülü. Birinin işaret parmağı, havada katılaşmış, bir yerlere ve birilerine: "Sizler...sizler..." diye başlayan ve bitirilemeyen bir hesabı sorar gibi.
Bu fotoğrafı dün sabah, yaşlı Fransız hanım komşuma gösterdim. "Ben İkinci Dünya Savaşı'nı Paris'te yaşadım," dedi bana. "Alman işgali sırasında basına sansür vardı, zaten televizyon yoktu ve bizlerin, temerküz kamplarının varlığından, savaştan sonra haberimiz oldu. Oysa dün Bosna'da, bugün Kosova'da Sırpların yaptığı katliamları tüm dünya biliyor, tüm dünya bugün bu fotoğrafı görüyor. Kimse parmağını kımıldatmıyor, katillere engel olmuyor. Söyler misiniz bana, bilmek neyi değiştiriyor, görmek ne işe yarıyor bu durumda?"
Ben madama söyleyecek söz bulamadım. Sizin yanıtınız var mı?