Piyasadan çok girişim
Milliyet · 29 Ocak 1999
[Kutu: Dünya ekonomisinde yeni eğilimler neler? Arkadaşımız Mine G. Kırıkkanat bu soruyu Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü, OECD'nin Ulaştırma Bölümü üst yöneticisi M. Rauf Gönenç ile konuştu. Gönenç, doktorasını Paris Üniversitesi'nde yaptıktan sonra, 1980'lerde OECD'de çeşitli görevlerde bulundu, Türk Eximbank başkanının danışmanlığını yaptı. 1990-97 arasında OECD Sanayi Bölümü üst yöneticisi oldu. Geçen yıldan beri bugünkü görevinde.]
SİZCE Türkiye ekonomisinin temel sorunları neler?
Bence Türkiye'nin temel ekonomi sorunu, “girişim ekonomisi anayasasında uzlaşmak”. Dikkat ederseniz, “piyasa” değil, “girişim” ekonomisi diyorum. Arada şöyle bir fark var: Piyasa ekonomisi arz ve talep dengelerinin aranması olarak algılanıyor. Girişim ekonomisi ise, modern küresel ekonominin bazı özellikleriyle biçimlenir.
Biraz yukardan bakacak olursak, girişim ekonomisi özelliklerinin, ekonomik sürece insanlık tarihine gömülü ve savaşçı dönemlere özgü sanılan bazı eski “epik” ve “trajik” öğeler kazandırdığını görüyoruz. Epik özellikler var, çünkü piyasa rekabeti artık büyük girişimler, büyük özgüven, büyük olanakların seferberliği ve büyük mücadeleler sürecini başlatıyor. Trajik özellikler var, çünkü mücadeleden herkesin kazançlı çıkması mümkün değil. Ahlaken ve mesleki olarak fazlasıyla hak edilen başarılar, daha güçlü rakipler karşısında kazanılmayabiliyor.
Ahlaki bakış
Girişim ekonomisinde ekonomik bakış ile ahlaki bakış arasında bir gerilimden söz ediyorsunuz. Nedir bu gerilim?
Küresel girişim ekonomisinde, ahlak - hukuk - ekonomi üçgenindeki gerilimler daha şiddetli yankılanıyorlar. Ekonomik bakış ile ahlaki bakış arasındaki gerilim, küresel piyasanın talepleri karşısında ahlaki ya da mesleki zaaf göstermemelerine rağmen kaybedenlerin durumu yaratıyor. Ekonomik bakış ile hukuki bakış arasındaki gerilim ise, hukuk kurallarına saygı gösterenlerin küresel rekabet sürecinde bundan zarar görmesi riskinden kaynaklanıyor. İhalelerde rüşvet vermeyi reddedenlerin, çalışanlarının sağlık ve güvenlik haklarına saygı gösterenlerin, kara para kullanmaya yanaşmayanların; aynı kurallara uymayanların rekabeti karşısında düştüğü durum. Bir de, girişimcilikleri dolayısıyle mevcut hukuk kurallarıyla ters düşenler var. Örneğin “doğal tekel” olarak kurumlaşmış alanlara girmeye, enerjide, telekomünikasyon ve ulaştırmada rekabet yapmaya çalışanlar. Ekonomik bakış ile hukuki bakış arasındaki gerilimi, biz milletçe: “Eğer kayıtdışı ekonomi olmasaydı 1990'ların bunalımlarından nasıl çıkardık?” sorusuyla da yaşıyoruz.
Hukuk ve ahlak
Ahlak ile hukuk arasındaki gerilimde ise, bu iki değerin birbirine eşit olmadığını “sükunetle” görmek gerekiyor. Dünyada büyük yoksulluklar karşısında, ekonomi hukuku mülkiyet haklarını tanımlayan ve koruyan bir mekanizma olarak zaman zaman ahlaki değerlerle çelişebiliyor. Örneğin, patent sisteminin yüksek ve bir bölüm tüketiciyi dışlayan rantlar yaratabilmesi; vahim hastalık ilaçlarında tekelci fiyatlama yapılması, böyle bir gerilim. Genel olarak, hukuk çerçevesinde insanların eğitim, sağlık ve çevre sağlığı ile ilgili “mülkiyet” haklarının, yani “insanlık haklarının” ne olacağı ve nasıl korunacağı konusu pek açık değil. Hukuk, “İnsanlar özgür olarak doğar ve onurlu yaşamaya hakları vardır” ilkesini hayata geçirmeye yetmiyor.
Girişim ekonomisi anayasasından da ekonomi - hukuk - ahlak arasındaki gerilimi yaşanılır kılmayı sağlayacak, yazılı ve yazılı olmayan ilkeleri, kuralları ve kurumları anlıyoruz.
Bugün, küresel ekonomiye giren tüm toplumlar bu anlamda, ekonomik anayasalarını yeniden yazmak ve oluşturmak için uğraşıyorlar. Konu, Türkiye'nin de gündeminde. Küresel girişim ekonomisinin anayasasını el yordamıyla, kavga gürültü, yazbozla mı yapacağız, yoksa düşünce ile mi? Doğrusunu isterseniz bence, yalnız bizim ülkemizde değil tüm dünya tarihinde de olduğu gibi, esas olarak el yordamıyla, kavga gürültü ve yazbozla yapılacak. Fakat bu süreçte, düşüncenin önemini ve payını arttırabiliriz.
Küresel girişim ekonomisinin anayasası yerel mi yoksa evrensel mi olacak?
Dünyada bugün, kurumsal ekonominin bir numaralı sorusu bu. Bir yandan, ulusların birbirlerinden ne kadar çok şey öğrendiğini her gün tespit ediyoruz. Aynı zamanda, benzer sorulara ne denli “yerel” ve “kültürlere özgü” yanıtlar verildiğini de görüyoruz. Örneğin, “kar amacı” gütmeyen kurumların, ABD'nin bilim, eğitim ve sağlık altyapısında oynadığı rolü, bilmem başka ülke ekonomileri üstlenebilir mi?
Girişim ekonomisi anayasası için şu andaki öngörülerim, ülkelerin bu yasalarında ciddi ölçüde “yerel” ve “kültürel” ögelere yer vereceği yönündedir. Çünkü bir ekonomi anayasasının ilke, kural ve kurumları, sonuçta her kültürün, her manevi değerler sisteminin, her ticari geleneğin yukarıda sözü geçen üçgen gerilim karşısındaki çözümlerini, tavrını, hassasiyetlerini ve tercihlerini yansıtacaktır. Dolayısıyle her kültür, kendi ekonomi anayasasını üretmek durumunda. Buna karşılık, artık küresel, tüm insanlıkça paylaşılan değerler ışığında çözümlerin “evrensel anayasa da olduğu da düşünülebilir ve doğrusu bu da olabilir.”
Bazı teknik alanlarda, “kültürlerarası teknoloji transferlerinin” büyük rol oynayacağı açık. Vergi, tüketiciyi koruma yasalarında; enerji, telekomünikasyon gibi alanlara rekabetin girişinde, finans piyasalarının düzenlemesinde “evrensel” referans modelleri ortaya çıkıyor. Bunları alıp uygulamak gerekiyor. Ve bu, kimi zaman sanıldığı gibi pratikte “ABD modelinin dünyaya yayılması”ndan ibaret değil. Örneğin iş yasalarında İskandinav ülkelerinden, hissedar haklarının gözetilmesinde Almanya'dan, şirketler yasasında Delaware gibi küçük bir ABD eyaletinden dünyanın öğreneceği pek çok şey oluyor. Toplumların manevi tercihlerine kısmen az yer veren bu teknik alanlarda, evrensel kurumları hedeflemenin büyük yararları var.
[Kutu: GİRİŞİM ekonomisinde “epik” özellikler var, çünkü piyasa rekabeti artık büyük mücadeleler sürecini başlatıyor. “Trajik” özellikler de var, çünkü mücadeleden herkesin kazançlı çıkması mümkün değil.]
Ekonomik anayasaların, toplumların manevi, kültürel ve ticari birikimlerinden habersiz bakışla oluşturulabileceğini düşünmüyorum. Tarihsel bir hatırlatma gerekirse, 18. yüzyıl modern toplumlarının oluşmasını anımsayalım. “Evrensel” iddialarla ortaya çıkan Fransız Devrimi modeline karşılık Amerikan Devrimi modeli daha yerel ve kültürel öğelere dayanıyordu. Sonucu biliyoruz. Fransız devrimi insanlığa çok ışık tuttu, ancak Amerikan devrimi yerel olmakla birlikte daha derin biçimde kök saldı, benimsendi, sonraki ekonomik ve sosyal tarihi belirledi.
Peki Türkiye'de nasıl bir ekonomi anayasası arayışı var?
Dünyadaki ekonomik anayasa arayışlarında dört kritik konu var. En gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere uzanan geniş bir yelpaze, kapsamlı reformlara, yeniliklere gebe. Türkiye'de de teknik işlerlik açısından olsun, toplumsal destek açısından olsun girişim ekonomisinin kurumsallaşmasında önemli rol oynayacak konulardan birincisi, rekabet politikası. Girişim ekonomisinin en önemli kurumu bu. Meşruiyeti, temel ilkeleri ve uygulama kurumları ile tüm ülkelerde yeniden tanımlanıyor. Oysa Türkiye'de konuya giriş, galiba biraz AB ile GB müzakereleri zorlamasıyla oldu. Konuyu gerçekten ciddiye alıyor ve hak ettiği ağırlığı veriyor muyuz?
İkinci önemli konu, eğitim politikası. Bu neredeyse basmakalıp, görev gereği altı çizilen, ancak gerçekten etkin politikalar uygulanmasından birçok kimsenin umudu kestiği bir alan. Özel okullar, piyasa rekabeti ve ebeveynlerin çocuklarını kurtarma dürtüsüne teslim edilmiş gibi. Oysa yurttaşları çalışma yaşamları boyunca bilgiyle donatmaya devam, 21. yüzyılın gerçek sosyal sigorta sistemi.
Ekonomi diplomasisi
Üçüncü büyük sorun, zaten sosyal sigorta sistemi. Girişim ekonomisinin artan risklerini, özellikle istihdamla ilgili risklerini, yurttaşları uyuşturan bir rehavete sokmadan ve kamu bütçesini batırmadan sosyalleştirmeyi başarmaktan geçiyor. Gerekliliği her yerde kabul ediliyor, ancak nasıl başarılacağı hiç bir ülkede tam bilinmiyor.
Dördüncü konu ise, yeni Küresel Ekonomi Diplomasisi. Burada bence, Türkiye'nin çabasını “nasıl daha fazla ihracat yaparız” ile sınırlamamalıyız.
Türkiye girişim ekonomisine ayak uydurabilecek mi?
Girişim ekonomisinin “epik” yönüne son derece hakim, fakat “trajik” yönden biraz saf olduğumuzu düşünüyoruz. Ekonomik mücadele alanında Avrupa'yı aşan ve ABD'yi andıran ölçülerde gerçekçi ve enerji doluyuz. Ancak ekonomi - hukuk - ahlak üçgenindeki gerilimleri kabule yanaşmaz gibiyiz. Gerilimleri en derinden hisseden toplum kesimlerini nihilist ya da köktenci tepkilere sürüklemesinden endişe ediyorum. Buna meydan vermemeliyiz. Ekonomi aydınlarımız, hem girişim ekonomisinin benzersiz dinamizmini, hem de getirdiği sorunları sakin biçimde toplumun akıl ve vicdanı önüne koyabilir, tartışabilir, halka nihilist ve köktencilik dışı seçenekler sunabilir.
Türkiye'nin krizi
Türkiye'de son dönemde gündeme gelen ekonomik krizle ilgili ne yapılabilirdi?
Türkiye ekonomisinin üç konuda dünya konjonktürüne göre duyarlılığını acilen tespit etmeliyiz. Ve tespit edilen bilgilerin ışığında kriz senaryoları ve karşı politikalar hazırlamalıyız. Şu sorularla yanıt bulunmalıdır: Öncelikle, Türk ihracatının dış pazar durumlarından etkilenme derecesi nedir ve ihracat pazarlarında kaydırma yapma imkânları nelerdir?
İkincisi, Türk endüstri yapısının ve özellikle tekstil sektörüne dayalı yapısının orta vadede dünya piyasalarındaki rekabet potansiyeli nedir? Bu potansiyeli gerçekleştirmek ve aynı zamanda ülkenin arz yapısını katma değeri yüksek alanlara doğru çeşitlendirmek için ne yapılabilir? Bu konuda girişimcilere ve çalışanlara yönelik eğitim politikasının rolü ne olabilir?
Üçüncü olarak, Türk ekonomisine girmiş ve girmekte olan “sıcak para”nın miktarı, kaynakları ve beklentileri nelerdir? Bu sıcak parayı ürkütmeden, belli bir istikrara sokmanın ve Türk ekonomisine daha derinden mal etmenin yolları, yabancı ülke deneyimleri ve kendi özel durumumuz göz önünde tutularak neler olmalı?
Ekonomik anayasamızı, başka bir deyişle Sosyal Sözleşmemizi yeniden yazma arayışı çok gerekli. Bu anayasanın yazılı olmayan ilkelerini damıtmak, yazılı kuralları koymak, kurumlarını yapılandırmak ya da diriltmek için bir seferberlik ilan etmeliyiz. Hem evrensel referanslardan, hem kendi manevi değerlerimizden ve yaratıcılığımızdan yararlanmalıyız. Bu seferberlikte, ülkenin ekonomi aydınlarının ve vicdani önderlerinin sorumluluğu, aralarındaki diyalog büyük önem taşıyor.
