İki kadeh rakı
Radikal · 30 Ocak 1999
Rüşvet, haraç ve komisyon, öylesine içine işledi ki Türkiye'nin ve Türklerin; kimse farkında değil, kullandığımız dilin mantığı bile değişti. Dürüstlüğü vurgulamak için rüşvetin yokluğunu değil, azlığını ölçü alıyoruz artık. Örneğin birine rüşvet yedi diye bir suçlama mı yöneltildi? Doğru ya da yanlış, suçlamayı reddeden adam: "Almadım ve almam!" diye kestirip atmak yerine, "Ben üç kuruşa satın alınacak adam mıyım?" diye savunuyor kendisini. Ve bu savunmayla birlikte, rüşvet yenmeyeceğinin değil, az rüşvete eyvallah denmeyeceğinin saptandığının; ne söyleyen, ne de dinleyen farkında.
Her değerin ölçüsü öylesine paralaştı ki, insanlığa karşı işlenen suçları bile 'mali portelerine' göre kınıyoruz artık. Hırsız, hırsızlık için adam öldürüp dişe dokunur bir para ele geçiremediğinde, gazete manşetimiz hazır:
'Üç beş milyon için elini kana buladı!' Ve böyle bir yorumun: 'Milyon değil, milyar için cinayet işlemeye değer, trilyon için daha da çok değer' mantığını içerdiğinin, acaba kaç kişi bilincinde? Yani öyle bir noktaya geldik ki, çalmak, çırpmak, rüşvet yemek ve öldürmek gibi suç işlemek
yoluyla göze alınan riskin, yaptırım ve ceza tehlikesinin, karşılığında elde edilen paraya değmesi gerekiyor. Kamuoyu nezdinde rüşvet, 'Alacaksan bari çok al!', hırsızlık, 'Çalacaksan bari yatacağın hapse değsin!' diye değerlendiriliyor ve cinayet, insan canına kast temelinde değil, 'neye karşı işlendiği' ölçüsünde kınanıyor artık.
Geride bırakmaya hazırlandığımız yüzyılda, Türk toplumunun ortak bilincinde yerleşik en çarpık inanç ve en yoz kanı, bence 'Herkesin ve herşeyin bir fiyatı vardır!' mantığı. Geçen yaz, Türkiye'nin politikasıyla çok ilgili, adı herkesin dilinde bir işadamıyla tanıştım. Zeki ve kültürlü biriydi. Ama sohbet ederken, nefret ettiği bir televizyon kanalının kendisini ekrana çıkarmak için çok ısrar ettiğinden şikayet etti ve: "Sonunda bastırın
100 bin doları, çıkayım dedim. Tabii 100 bin dolar veremeyeceklerinden ısrarı kestiler, kurtuldum!" dedi. Dinleyenlerin hepsi gülümseyerek onayladılar, ünlü işadamımızın tavrını. Oysa benim ters kafam, yürüttüğü mantığı almamıştı. "Peki," dedim, "Siz bu televizyona çıkmak istemiyordunuz. Oysa isteksizliğinize bir fiyat biçmiştiniz ve ödenseydi, istemeye istemeye çıkacaktınız. Niye hayır diye kestirip atmak yerine, ölçüyü para olarak koydunuz? Eğer ölçü paraysa, 100 bin dolar sizin için çok az. Eğer para değilse, o zaman fiyat biçmeye ne gerek var?" Adam bana hayretle baktı, anlamıştı, ama çok geçti. Tüm varsıllığına ve gücüne karşı, kendi ağzıyla kendisini, ucuz ya da pahalı, ama alınır ve satılır bir meta ilan etmişti.
Geçen cumartesi bu sütunda, Foça'daki antik SİT alanını müteahhitlere peşkeş çekerek insanlık tarihinin eşsiz bir örneğini yok eden ve yasaya karşı işlediği bu suç karşılığında hapis yatan eski, sabıkalı belediye başkanı Serdar Mersin'in, yeniden ve ANAP'tan 'ayıp' belediye başkanı adayı gösterildiğini kamuoyuna ihbar etmiştim. Rüşvet ölçüsü müteahhitlerden edindiği servet olan Serdar Mersin, bir radyoda benim 'iki kadeh rakı karşılığında' kendisine muhalefet ettiğimi söylemiş. Çok güldüm. Rakıyla aram hoş değildir, ben Fransız şarabı severim. Ama sabıkalı ANAP adayı Mersin, bu sözüyle 'ucuza' gittiğimi kastediyor. Yanılıyor. Benim ucuz ya da pahalı, fiyatım yoktur. Ne Türk rakısı, ne Fransız şarabı, ne de villa, arsa, para karşılığında; hiçbir düşüncem ve davam satılık değildir. Ve eğer Foçalılar sahip çıkmazsa, gerekirse Foça tarihini, Foça'daki talancılara karşı, sorunu uluslararası platformlara taşıyarak savunurum! Üstelik bedavaya.