Hayvanlık ve yamyamlık
Radikal · 10 Şubat 1999
Paris'e kar yağıyor. Kimi şemsiyesini açmış, koşturuyor. Kimi, göğün karanlık yüzünden düşen, tek tek çelimsiz gibi görünen, ama bir araya gelince yeryüzünün biçimini değiştiren ak yıldızları yakalamaya çalışıyor. Dilini çıkarıp kar tanelerini tadanlar bile var. Bir gün baharın geleceğinden emin gençler kahkahalar içinde karşılıyorlar karın düşüşünü. Yaşlılar somurtkan. Çünkü onlar, karın ardında gizlenen bir dahaki baharı belki göremeyecekleri telaşındalar.
Sıcak ülkelerin kedisi ben, üşüyorum. Gazetelerimi koltuğuma sıkıştırıp, önüme gelen ilk kahveye dalıyorum. Adı 'Kahve Kralı'. İçeri girer girmez, dünya yakışıklısı gencecik bir delikanlı çekiyor dikkatimi. Zaten az sonra, kahveye gelen herkesin önce o delikanlıya baktığını fark edeceğim. Halinde bir gariplik var. Yalnız oturduğu masadan, bulunduğu mekândan, çevresindeki dünyadan kopuk. Ağır ağır kaldırdığı elinde tuttuğu sigarayı, dudaklarına götürebilmek için özel çaba harcıyor. Oysa sarhoş değil. Kaçamak bakışlarla izliyorum. Ve büyümüş gözbebeklerini görünce anlıyorum durumu. Daha yeni çekmiş. Kimbilir neyi? Esrar olmadığı kesin. Ya kokain, ya eroin. İkisinden de kurtuluş yok. Ya da çok zor. Bizim ellerde, sanki caydırıcı olabilirmiş gibi kullananı da içeri atıyorlar. Burada, yalnız satanı. Ama hiçbir önlem, hiçbir yerde, uyuşturucu bağımlılığının gençler arasındaki artışını durduramıyor. Ve tüm ana babalar gibi, kendi evladına bakarak tüm gençler için titreyen insanlar gibi, benim de yüreğim eriyor kendini henüz filizken biçen dünya güzeli çocuklar önünde. Sarışın delikanlının yanına gidip, anaç anaç, "Yavrum senin ne derdin var? Niye bu mereti kullanıyorsun, uyuşturucu dediğin beyindeki nöronların yarısını yok eder, hangi gerçeklerden kaçıyorsun, neyi düşünmek istemiyorsun?" diye dırdırlanmamak için güç tutuyorum kendimi. "Sana ne be kadın, işine baksana sen!" dese ne yaparım?
Çarnaçar, önümdeki gazetelere veriyorum dikkatimi. Yüce Meclisimiz, dün de atıl kalmış. Meclis'e niye 'yüce' derler acaba? Dağdan indikleri için olmasın?
Dağlarımızda da pek hayvan kalmamış çünkü, Hürriyet gazetesinin bir haberine göre. Her Kurban Bayramı'nda 7-8 milyon koç kesiyormuşuz, 1977'de 43 milyon olan koyun sayısı 1997'de 30 milyona düşmüş. Şimdi 3 milyon lira olan etin kilosu, bayramdan sonra 5 milyona fırlayacakmış. Keçi, sığır, deve, at, eşek, katır, domuz, hepsinin sayıları yarıdan fazla azalmış, hatta zavallı manda nüfusu yirmi yılda 1 milyondan 194 bine kadar inmiş.
Ne gariptir ki, hayvan nüfusu hızla azalan Türkiye'de, insan nüfusu hızla artıyor. Belki de insanların birbirini kesip doğramaya başlaması, doğranacak hayvan kalmadığı içindir. İyice suyu çekince koyunların, keçilerin, acaba yamyamlığa da başlar mı dersiniz, şimdilik öldürmekle yetinen insanlar? Zaten daha şimdiden, birbirlerine 'Hayvan, öküz, sığır, manda, eşşek!' diye laf atmıyorlar mı? Kendini çoban sananların, hayvan bellediği hemcinslerini 'Çüş!' ya da 'Ohha!' diye yönlendirme çabaları uzun süredir başlamadı mı? Şefkat ve iyilik babında, bir sokak çocuğunun elinden tutmayan, bir yoksul sevindirmeyen, bir kursak doyurmayanlar; koyun koyuna yattıkları, burun buruna koklaştıkları cins köpeklerine 'hayvan' denilince kızmıyorlar mı?
Hayvancılığımızın hangi yönde artıp, hangi yönde azaldığına bakılırsa, geleceğimiz galiba, gerçekten yamyamlık.