Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1999

İki kadın, iki raunt

Radikal · 19 Şubat 1999

Danielle Mitterrand ile ilk kez 1994 yılında tanıştım. Merhum kocası henüz sağ ve Fransa cumhurbaşkanıydı ve Kürt davasının savunucusu Danielle Hanım, Türk basınından ilk kez, iki gazeteciyle görüşmeyi kabul etmişti. Yazılı basından Milliyet muhabiri bendeniz ve görsel basından Mehmet Ali Birand. Röportajın yapılacağı gün Birand'a oranla bir avantajım vardı: Saygıdeğer meslektaşım yalnız kendisinin röportaj yapacağını sanıyordu, oysa ben onun varlığından haberliydim. Meslek rekabeti gereği, elbette ne yapıp edip Birand'ın önüne geçmek zorundaydım. Çünkü, Danielle Hanım'la konuşan 'ilk' Türk gazetecisi olmak istiyordum bir, arkaya kalırsam kadının yorulup daha az konuşacağını biliyordum, iki. Randevuya tam bir saat önce gittim, uslu uslu beklemeye başladım. Hesabım doğru tutmuştu. İlk gelen olduğum için, ilk görüşen de ben oldum ve hanımı öylesine yordum ki, televizyon röportajına sıra geldiğinde konuşacak hali kalmamıştı, Birand'a çok az zaman ayırdı, hiçbir önemli soruya yanıt vermedi ve ben de başarılı meslektaşıma 'tatlı' bir kazık atmış oldum.

Danielle Mitterrand ile anlaşmamız gereği, üç gün boyunca yayımlanacak röportajın her bölümünü önce kendisine fakslıyor, imzalı onayını alınca gazeteye geçiyordum. Bu önlem bile, aramızın bir daha düzelmemecesine bozulmasını engellemedi. Röportajın bir yerinde, ne yapıp edip, Danielle Hanım'a: "PKK'ya da dünyadaki tüm terör örgütlerine karşı olduğum gibi karşıyım!" dedirtmiş, üstelik imzalı onayını da almıştım. Ancak gazete haklı olarak, tümcenin 'PKK'ya da karşıyım' bölümünü manşete çekince, Madam küplere bindi ve bin dereden bin su getirerek, yok öyle dememiştim, yok çerçevesinden çıkarmışsınız, çarpıtmışsınız, kesmişsiniz, diye günlerce köpürdü. Ve zavallı yazarınız, hanımın 'ifrit' olduğu kişiler listesine yazıldı.

Derken ikinci raunt saati, önceki gün Fransız televizyonu LCI'den gelen bir telefonla çaldı. Ana haber bültenine Danielle Mitterrand'la birlikte konuk edilecektik. Konu elbette Apo'nun yakalanışıydı. Ancak Madam, karşısındaki muhatabın 'ifrit' gazeteci olacağını öğrenince tartışma yapılmamasını koşul koymuştu. Yani ben bana sorulan soruları yanıtlayacaktım, o da kendisine yöneltilenleri. Ama aramızda konuşmayacaktık!

Madam Mitterrand, televizyon platosuna altı sivil polisle gelmişti. Eski cumhurbaşkanının dul eşi olarak devlet tarafından korunuyordu. Nezaketle selamlaştık, platodaki yerlerimizi aldık ve kararlaştırıldığı üzere, birbirimize yönelik atışma yapmadan konuştuk. Son soru, bana yönelikti ve: "Öcalan'ın hayatından endişe ediyor musunuz? Türkiye'de adil yargılanması mümkün mü?" biçimindeydi. İnandığım gibi yanıtladım ve Apo'nun yaşamının güvencede, Türkiye'nin tüm dünyaya adil yargılama yaptığını göstermek zorunda olduğunu söyledim. Röportaj bitmişti. Ancak korumalarıyla birlikte uzaklaşan Danielle Hanım dayanamadı ve geri dönüp yanıma geldi. "Size bir şey söylemek istiyorum!" dedi, "Buyrun!" dedim. "Mesleğinizi harika biçimde yaptığınızı kabul etmek zorundayım. Ama artık kamera karşısında değiliz. Lütfen gerçeği söyleyin bana: Anlattıklarınıza kendiniz de inanıyor musunuz?" Tüm TV çalışanları ve ızbandut gibi korumalar şaşkınlıkla bizi izliyordu. "En azından sizin kendi anlattıklarınıza inandığınız kadar Madam!" diye gülümsedim. "Adyö!" bile demeden uzaklaştı Madam.

İkinci raunt bitmişti. Ve hakem Türkiye'ydi artık. Ya beni haklı çıkaracaktı, ya da Türkiye'de demokrasi ve adalet olmadığını savunan Madam'ı.

Danielle Mitterrand'la üçüncü raunt için, ülkemin beni haklı çıkarmasını bekliyorum.