Ahlak ve ciddiyet
Radikal · 27 Şubat 1999
Mustafa Kemal Atatürk, "Türk milleti zekidir," demişti. Oysa Aziz Nesin, milletimizin yüzde altmış oranında 'zeki olmadığını' düşünüyordu. Gel de çık işin içinden. Atatürk büyük devlet adamı, Nesin büyük yazar. İkisi de olağanüstü zeki insanlardı. Acaba hangisi haklıydı? Türk milleti zeki midir, değil midir?
Bilen bilir, ben yazın yaşamıma mizah yazarı 'gibi' başlamıştım. Hem de ilk Türk 'kadın' mizah yazarı olarak. Hatta sevgili İlhan Selçuk, "Sen Doğan Nadi'nin Bir Dakika'ları gibi küçük fıkra yazarı olacaksın," derdi. Yani mizah yaşamıma pembe gözlüklerle bakmak için her türlü nedenim vardı. Ama kendime karşı acımasız bir yansızlığım da. Bir gün, o kadar da 'mizah' yeteneğim olmadığına karar verip, fıkra yazmaktan vazgeçtim.
Ama mizaha olan duyarlılığım hiç azalmadı. İnsanları, ataları hayvanlardan ayıran en önemli adımın 'ilk kahkaha' ile atıldığını düşünürüm. En yakın atamız maymunların özel muzipliği hariç, hiçbir hayvan gülemez. Gülümsemek, kıkırdamak, yalnız insanlara özgüdür. Ciddiyet, demir kadar saygındır. Mizah ise, su verilmiş çelik gibi esnek ve etkin bir düşünce silahı. Hatta bu kapsamda, mizah anlayışı gelişmiş toplumların daha zeki oldukları söylenebilir.
Ve Türk milleti açısından, işte burada karışır işler. Çünkü milletimizde hem müthiş bir mizah yeteneği vardır, hem de hiç yoktur. Bir şey hem var, hem yok olabilir mi? Vallahi oluyor. Aziz Nesin bu toplumdan çıktı, Lazlar bizim, dünyanın en iyi karikatüristleri bizde. Mizah anlayışımızın yerinde olması gerek değil mi? Nerdee... Geçen gün Radikal'de Haluk Şahin hocamız yazdı, kırk yılın birinde zavallı bir İngiliz yazarın, London Times gazetesinden Jenkins'in Türkiye'yi tutacağı tutmuş, lehimize bir mizah yazısı kaleme almış. İngiliz'in nüktedanlığını anlamayan koca koca iki Türk gazetesi, adamı Langa hıyarı boyutlarında 'ciddi' protestolara tabii tutmuşlar. Haluk hocayla basınımızın bu harika çocukları hakkında konuşup gülüşürken, deneyimli gazeteci Uğur Dündar, milletimizin mizah yeteneğine ışık tutan bir anısını aktardı. Tansu Çiller'in başbakan olduğu yıllarda, eşi de sahneye çıkmıştır. Tüm basında 'enişte'nin marifetlerine değgin manşetler atılmaktadır. Uğur Dündar, enişte üzerine bir program hazırlar. Hazretin adı verilmeden yediği tüm herzeler irdelenir ve Arena ekibi, espri olsun halk arasında anket yapar. İnsanlara, "Son zamanlarda enişte diye birinden söz ediliyor, sizce bu enişte kim?" diye sorarlar. Yanıtlar da muziptir. Derken Uğur Dündar, Arena programını: "Gördüğünüz gibi İstanbul'u arşınladık, herkes bir şey söyledi, ama kimse kesin bir kimlik konduramadı enişteye. Acaba siz buldunuz mu eniştenin kim olduğunu?" sözleriyle bitirir. Ve asıl mizah işte bundan sonra başlar. Kanal D'nin telefonları, sabaha kadar durmaz, sevgili okurlar! Akıllı ve ciddi milletimiz, ciddi ciddi Uğur Dündar'ı aramakta ve: "Ben buldum! Ben biliyorum! Enişte dediğiniz Özer Çiller!" diye haykırmaktadır.
Türkiye'nin bazı olgular ve konular karşısında, zaman zaman aşırı ciddiyetten gülünçleştiğini düşünüyorum ben. Apo davasında, Avrupa'nın bize karşı alerjisini gereğinden çok ciddiye alarak sertleşiyor, ipi geriyor ve kopma noktasına getiriyoruz. Oysa Avrupa'nın gülünç tepkilerine, gülünç tepki verebilsek, derdimizi daha iyi anlatabiliriz. Örneğin Avrupa Parlamentosu, Apo'nun sağlığını merak etmiş, heyet göndermek istemiş. Ciddi ciddi, 'Hayır' diyeceğimize şöyle bir faks çekebiliriz: 'Gelecek heyetin böbrek, karaciğer, prostat fonksiyonlarının yerinde, AİDS ve bağırsak kurtlarına karşı temiz raporlu ve psikolojik denge testleriyle birlikte cinsel tercihlerinin bildirilmesi rica...' Ve ayrıca AP'den, Miloseviç'in ruh sağlığıyla ilgili bir heyetin Belgrad'a gönderilmesini de isteyebiliriz.
Saçmalığa karşı ciddiyetle mücadelede direnirsek bence şimdilik Aziz Nesin haklı.