Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1999

Tababet ve siyaset

Radikal · 15 Mart 1999

Hayatımda tanıdığım en güzel insanlardan biri, Prof. Dr. Hüsrev Hatemi'dir. Hangi yıldı anımsamıyorum, ama ailemizin bütün kadınlarında baş gösteren tiroid fonksiyon bozukluğu bende de çıkmıştı, göründüğüm tüm hekimler 'keseceğiz' diye tutturmuşlardı. Bir Hüsrev Hatemi gerek görmedi ameliyata ve ben bozuk tiroidimle yirmi yıldır barış içinde yaşıyorum. Daha ilk muayenede teşhis üç dakika, ama Hüsrev Hatemi ile sohbetimiz saatlerce sürdü. Derken 1993 yılının mayıs ayında, bir Paris kahvesinde 'Hoşça Bak Zatına' kitabını imzaladı bana Hüsrev Hatemi. O gün bugündür, başucumda durur sevgili dostumun kitabı. Her sayfasında satırlar çizmişimdir. Arada bir açar, bakarım hâlâ. Olağanüstü bir kültür adamı olan Hüsrev Hatemi'nin bu kitapta özellikle kendi mesleğinin, yani hekimliğin geçmişine ilişkin aktardığı bilgilere bayılırım. Çünkü, tiroid fonksiyonlarım kadar çarpık kafamda, tıp bilimi ile politika arasında ilgi kurarım.

Hüsrev Hatemi, 'Hoşça Bak Zatına' kitabının bir bölümünde 18. yüzyıl sonlarına doğru iyice çoğalan sahte hekimleri anlatır. Yetkili tabiplerin yetkisizlerden ayrıldığı padişah emrinin henüz çıkmadığı dönemde, önüne gelen hekimim diye muayenehane açabilmektedir. İstanbul kenti ve dolaylarında bir sürü 'nalbant' ve 'hamal' tabipliğe soyunmuştur. Masalarına birkaç İznik hokkası yerleştiren bu sahtekârlar, kapılarını çalmak gafletine düşen zavallı hastaların nabzını tutup:

"Senin gözünde fuvak, dizinde sulak illeti, başında bahar, ayağında sihir alameti var. Sana tedbir ü ilaç hayli zamana muhtaç. Hastaya tedbir akçesiz olmaz, tabibden akça sakınan sıhhat ve şifa bulmaz," derlermiş. Hasta ise, fazla yolunmamak için: "Hastanın derdine derman bulunurdu amma/Maraz - ı nazı etibbaya bulunsaydı ilaç," yollu ricalar eder, sıkı bir pazarlık sonucu verilen uygunsuz tedavi sayesinde hastanın dünyevi derdi kalmaz, çünkü ölürmüş.

Dikkat ederseniz, Osmanlı İmparatorluğu sırasında tabip geçinen sahtekârlar, Türkiye Cumhuriyeti'nde ortadan yok olmadılar. Alan değiştirdiler, o kadar. Dün hekimliğe soyunan çarıklı açıkgözler, bugünün üfürükçüleri ve eminim, 'Senin gözünde fuvak, dizinde sulak...' ile başlayan teşhis tekerlemeleri bile aynıdır. Ülkemizde artık çağdaş bir tıp bilimi, dört dörtlük doktorlarımız olsa bile, üfürükçülerin, hacıların, hocaların kapılarını aşındıran cahiller ordusu da bir gıdım eksilmedi.

Türk toplumunun büyük bölümü, yalnız bedensel değil, ruhsal ve sosyal şifa arayışındaki alışkanlıklarını da değiştirmedi. Yoksa siyasal sahnemizde oyunculuğunu sürdüren dini tarikatlar, hâlâ daha etkili olur ve büyük bir oy potansiyelini temsil edebilir miydi? İyi, doğru ve çağdaş olan; kötü, eğri ve gerici alışkanlıklarımızı kovabilseydi toplumsal yaşamımızdan, hâlâ daha bunca çarıklı ve çürüklü doldurur muyduk meclislerimize? Kırk yıl başımızda kalabilir miydi Türkiye'yi bu hale getiren politikacılar?

Ülkede kan gövdeyi götürürken, kendi seçim ve geçim derdine düşen siyasal hekim bozuntularına hâlâ kurtarıcı gözüyle bakar mıydık? Elli yıldır, 'Vatana tedbir ü ilaç hayli zamana muhtaç. Vekilinden akça sakınan millet sıhhat ve şifa bulmaz,' nakaratı çekenlere teslim eder miydik toplumsal sağlığımızı, yanlış seçimde inatçı bir halk olmasak?