Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1999

Kanın kokusuyla dokusu

Radikal · 28 Mart 1999

Dışarıda Kosova savaşı. Kapıda savaştan kaçan soydaşlarımız. Almanya'dan Türkiye'ye cihat açan Kaplancılar. İçerde PKK belası. Ucunu gösteren Hizbullah. Şöyle bir oh çekemiyor bizim memleket. Hem içte, hem dışta her gün yeni bir tehlike, yeni bir tehditle karşı karşıyayız. Herhalde olağandışılık bizde. Coğrafyamızda. Tarihimizde. Genimizde. Uzak yakın, nerede ne bela varsa paratoner gibi çekiyoruz. Balya balya sorun yağıyor adeta, gökten üstümüze. Hani normal ölçülerde bir devlet olsa, bu dert balyalarından bir tanesinin altında kalsa, yamyassı olurdu vallahi. Ama işte biz, ağır aksak fıstıki makam, düşe kalka, çarpıla yumula, ezile düzele dayanıyor, yıkılmıyoruz. En azından şimdilik. Tıpta kimsenin açıklayamadığı, ama orantısal olarak yadsınamayacak bir saptama vardır. Zayıf bünyeli, sık sık tehlikesiz hastalıklara yakalanan kişiler kolay ölmez, hatta uzun yaşarlar. Oysa hastalık nedir bilmeyenlerin, turp gibilerin küt diye, üstelik zamansız gidişlerine daha çok rastlanır. Türkiye de zayıf bünyeli görünüyor ama, soruna krize şerbetli. Ölmezotu gibiyiz, yapıştık mı kolay sökülmüyoruz.

Bugün bayram. Bayramınız mı kutlu olsun diyeyim, yoksa iyi tatiller mi?

İster gidenlerden olun, ister kalanlardan, hepinize huzurlu bir bayram, kansız bir tatil diliyorum.

Ayrıca çok merak ediyorum, ama herhalde hiçbir zaman öğrenemeyeceğim: Acaba Kurban Bayramı'nda dış ülkelere gitmeyi planlayan 80 bin Türk'ten, Kosova savaşı dolayısıyla yolculuğunu iptal eden oldu mu? Yoksa vur patlasın çal oynasın düşülen yurtiçi yollar gibi, dış hava sahaları da tatilcilerle doldu mu? Doğrusu ben, vızır vızır bombardıman uçaklarının geçtiği, aşağıdan uçaksavarların seçildiği Yugoslavya üzerinden uçulmasa bile korkardım. Ne olur ne olmaz, yolunu şaşıran bir misil olur diye çekinirdim bugünlerde havada dolaşmaktan. Ama eminim, benim bildiğim kahraman milletimin büyük bir bölümü asla ve kat'a caymamıştır keyif gezisinden. Tıpkı Çanakkale'de, Trablusgarp'ta, Birinci ve İkinci İnönü ve bilumum meydan muharebelerinde dayandığı gibi dayanmış ve atlayıp atlayıp geli gelivermiştir Paris'lere, gidi gidivermiştir New York'lara. Zaten iyice düşününce, hak vermemezlik edemiyorum bu cesaretlerine. Kosova'da kan akıyor, insan kanı. Bizim sokaklarda, kavşaklarda, bahçelerde, parklarda ise oluk oluk koyun, dana, boğa, deve kanı. Zavallı soydaşlarımız Kosova'da akan kandan kaçıyorlar, Türkiye'deki yakınlarının yanına sığınıyorlar. Bir de bakıyorlar ki, onların geride bıraktığı ellerde insanlara reva görülen, Türkiye'de hayvanlara yapılıyor. Beceriksiz kasapların hacamatını saymazsak, neyse ki hayvanlara. Bu da bir teselli. Ama sonuçta, bugünlerde kandan kaçış yok.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman istilasına uğrarken tüm Avrupa; ezeli tarihlerinde olduğu gibi yeniden göç yollarına düşen iki Yahudi, bir tren istasyonunda karşılaşmış.

"Sen nereye gidiyorsun?" diye sormuş biri.

"Lizbon'a," diye yanıtlamış beriki.

"Lizbon'a mı? Ama çok uzak değil mi?" demiş ilki.

"Uzak mı?" diye şaşmış ikincisi: "Nereye göre uzak?"

Tarihte hiçbir istikamet ve iyi niyet, kandan uzaklaşamıyor. Barışta bile döküldüğüne göre, insanlar kanı, kan insanları çekiyor galiba.