Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1999

Güle Gülçin

Radikal · 9 Nisan 1999

Mart ayının kapıdan baktırdığı bir gündü. Baharın 'Ce!' dediği bir hava. Kırk sekiz saatliğine İstanbul'daydım. Zaman yoktu, tükenmişti zaman. Onu son kez ya şimdi görecek, ya da bir daha hiç göremeyecektim. Onu tanımıyordu Daniel. Söylemedim nereye gittiğimizi. Belki korkar, gelmezdi. İnsanlar ölümden korkarlar. "Rumelihisar'a!" dedim taksiye. Deniz kıyısında yürüdük, Boğaz'ı seyrettik. Daniel'e onu anlattım. Denizin üstüne bir vapur kamarası gibi uzanan evini gösterdim. Beklenmiyorduk. Kimseyi bekleyecek zamanı kalmamıştı Gülçin'in. Habersiz çaldık zilini. Yorgun gözleri ışıldadı. "Sen olmayan kimseyi görecek durumda değildim," dedi. Onun, giderek umutsuzluğa teslim olan akıllı bakışlarındaki son mucize beklentisiyle yediği yemeğe eşlik ettik. Dünyanın en güzel kedisi, onun kedisiyle oynadık. En sevdiği arkadaşının adını vermişti kedisine. Son muradını, biraz daha yaşamak dileğini simgeliyordu. Hiç söz etmedi ölümden. Bu dünyadan kuyruklu yıldız ışıltısıyla kayarken, aklına gelen her şeyi dile döken Gülçin'in ifade etmediği tek düşünce, ölümdü. Gülçin son sigaralarını yakıyor, vapurlar geçiyordu penceresinin önünden. Daniel, kristal dükkânına girmiş fil sakarlığıyla dolaşıyordu, koca cüssesiyle kafasını gözünü kıramadığı ölümün gölgesinde. Gülçin'in son muradının, kedisinin fotoğraflarını çekti. Benim çeneme vurmuştu çaresizliğim. Sahte neşeme gülümsüyordu arkadaşım. Gülümsüyordu Gülçin. Sonra vedalaştık. Vedamızın elveda olduğunu biliyorduk.

Muharrem Kaptan'ın yeryüzü cennetini ilk fark eden, Gülçin'le baş başa bıraktığımız ölümün imgesini silecek bir can simidi arayan Daniel oldu. Balıkçı kayıklarının kızakları üstünde bir eski kayık, kocaman bir balina gibi mavi naylona sarılmıştı. Pupada bir küçük ocak, göbekte masa yerine bir tahta kasa, kürekçi sırasının üstündeki minderlere kurulmuştu Muharrem Taşdelen. Yetmişlik midesinin Taşdelen suyu gibi emdiği yetmişlik rakıyla demleniyordu. "Kafamı dinliyorum," dedi. "Arkadaşlar birazdan gelir, artık deniz ne verdiyse bugün. Kardeş soframızı kurarız." Muharrem Kaptan, Jonas. Mavi balinasının karnında keyif çatıyordu. Kızakların üstüne bir dünya kurmuş, mutluluk cumhuriyetini bir kırık küreğe çektiği 'Muharrem Kaptan' bayrağıyla ilan etmişti. Her şey tertemizdi. Çevreciydi Muharrem Kaptan. Denizi arabalarından seyredip çöplerini denize atan kara insanlarından şikâyetçiydi. "Neden böyleler sence?" diye sordu. Anlatması uzun olurdu. Muharrem Kaptan başını dinliyordu. Bize palamut oltasını gösterdi: "Artık yapılmıyor!" Çünkü olta olta değil, bir şahmerdan cücesiydi. Palamutun kaynadığı o geçmiş zamanlarda, rasgele sallayıp mutlaka birini vurup sersemleterek avladıkları mebzul dönemlerden kalmaydı. Neredeydi artık, o palamutun denizden çok olduğu eski denizler?

Gülçin, evinin yanı başındaki Muharrem Kaptan'ı tanımış mıydı acaba? Muharrem Kaptan'ı tanısa, hiç ölmeyecekmiş gibi çalıp çırpan hırsızlarla, hırstan gözü dönmüş politikacılarla uğraşır mıydı yine? Daha çok yaşar mıydı Gülçin, Muharrem Kaptan gibi kızaktaki bir kayıkta balık olsa? Ama işte, bırakıp gitti bizi. Herhalde yukarıda yola getirmesi gereken yolsuzlar, düzeltmesi gereken eğriler vardı. Arafta bekleyen cehennemlikler, sıkı dursunlar! Gülçin geliyor ve artık onun da arkasında bir güç, Tanrı var.

Güle güle. Güle Gülçin. Bir başka dünyada yeniden birlikte gülünceye kadar.