Milli sevgisizlik
Radikal · 11 Nisan 1999
Üçüncü Kosova savaşında, çok bilmiş Fransız basını nasyonal sosyalist artığı Miloşeviç'in peşine takılan Sırpların Belgrad'daki milliyetçi gösterilerini nasıl yorumlayacağını bilemedi. Çünkü Miloşeviç'e atış serbestti, ama tarihsel Fransız-Sırp dostluğu, koca bir halkın topyekûn faşist olarak damgalanmasını engelliyordu. Tüm görsel ve yazılı basın, çözümü ağız birliği etmişcesine: "Efendim, Sırbistan'da basın sansürü var, dolayısıyla masum Sırp halkı ordu ve paramiliterlerin Kosova'da giriştiği etnik temizlikten habersiz, o yüzden Miloşeviç'i destekliyor," demekte buldu. Oysa aynı saatlerde, basını sansürsüz demokratik Fransa'da yaşayan Sırplar Paris sokaklarına dökülmüşler ve Belgrad'daki faşist sloganların hepsini atıyorlardı. Yine aynı günlerde, bizim iyi niyetli ve derli toplu basın erbabımız da Sırpların insanlık ayıbını 'demokrasi'sizliğe bağlıyor, Yugoslavya'da barış için tek çözümü 'demokrasi'lilikte buluyorlardı. Ben kararsızdım ve hâlâ da sorunu saptamaya çalışıyor, ancak çözümü salt demokrasi varlığı ya da yokluğu diye açıklamayı kolaycı ve ucuz buluyorum.
Çünkü... Fransa'da bir gençlik dergisi, koskoca basının yapamadığını yaptı ve soruna tedavi değil ama, doğru teşhisi, üstelik iki genç insanı özne alan bir röportajla koydu. İkisi de Fransa doğumlu ve Fransız yurttaşı, ailesi Arnavut 14 yaşında bir delikanlı ile ailesi Sırp 15 yaşında bir genç kız, derginin yazıişlerinde buluştular ve Kosova üstüne konuştular. Kız, koyu bir Sırp milliyetçisiydi ve cebinde taşıdığı Fransız kimliğine, Sırpça bilmemesine karşın Sırbistan'dan 'vatanımız' diye söz ediyordu. Arnavut asıllı olup Arnavutça bilmeyen, sapına kadar Fransız kültürüyle eğitilmiş oğlan da farklı değildi. Arada tartışmayı yöneten gazeteci olmasa gırtlak gırtlağa geleceklerdi. İkisi de inatla "Kosova bizim!" diyordu, biz sözünden bir kuşak önceki milletlerini anlıyorlardı ve kendilerine: "Eğer burada değil bir dans partisinde karşılaşsaydınız birbirinizle flört eder miydiniz?" sorusuna tüm çocuk içtenlikleriyle: "Onun kim olduğunu bilerek asla!" dediler.
Millet sevgisiyle yanıp tutuşuyorlardı, ama milliyetçilikleri birini diğerine karşı sevgisiz, saygısız, hatta nefret dolu kılmıştı. Her ikisi de tarihi Fransız okullarında öğrenmiş, ama öğrendiklerini her biri kendi yanına yontarak tahrif ediyordu. Ve demokrat Fransa, dilini, kültürünü, laik değerlerini, yurttaşlığını verdiği bu çocuklara 'milliyet'ini verememişti.
2000'li yılların en büyük sorunu, siyasal bir iradenin iletişimde kalkan sınırları kullanarak başlattığı küreselleşme etkisine karşı parçalanma tepkisini içinde taşıyan etnik ve dini milliyetçilik hareketleri olacak, sevgili okurlar. Bu duruma, ırk ve din farkını gözetmeyen evrensel demokrasi devrimine karşı devrim olarak ortaçağ milliyetçiliğinin hortlaması da diyebiliriz. Çünkü yakınçağ milliyetçiliğinde din ögesi vardı, ama gerideydi. Ortaçağda ise, tıpkı bugünkü ve yakın gelecekteki biçimiyle, ortak din ögesi millet kavramının payandalarından biriydi. Ama yalnızca biri ve 'ümmet' bayrağı da İran -Irak, Irak-Kuveyt savaşlarında görüldüğü gibi milletlerin bir arada yaşaması için yeterli değil. Demokrasi de bir çözüm değil. Eğer olsaydı, Çekistan Slovakya'dan ayrılmazdı. Bugün Katalunya ve Bask Ülkesi İspanya'dan kopmak, Belçika'yı oluşturan Flamanlar Valonlardan boşanmak istemezdi.
Dünyanın dört bir yanında irili ufaklı milliyetçi parçalanmalara tanık oluyoruz. Birliğini en sağlamlamış görünen Fransa'da bile, bırakın köz üstünde oturan Korsika'yı, Brötonlar kıpırdanmaya başladı! Küreselleşme derken kavimleşmeye doğru giden bu süreç karşısında, millet kavramı üzerinde galiba yeniden düşünmek gerek. Devamı yarına.