Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1999

Kuşatma altında

Radikal · 18 Nisan 1999

İstanbul'un, kendisine Osmanlı dedirten, ancak tüm dünyanın Türkler olarak bildiği Osmanlı orduları tarafından alınışı 1453 yılında gerçekleşti. İstanbul'un kendisine Türk diyen ve dedirten Cumhuriyetçiler tarafından, kenti düşmana teslim eden Osmanlı ve yabancı devletlerden geri alınışı ise elbette Kurtuluş Savaşı sonrasına rastlar. O gün bugündür, İstanbul'un fethi bitmedi aslında. Tarihte Bizans surlarını kuşatan yerli yabancı ordularla, yeni fatih namzetleri arasında yalnızca strateji farkları var: Birinciler kısa süreli düzenli savaş tekniğiyle hareket ediyorlardı, kuşatma falan yapıyorlar, zamanın konvansiyonel silahlarıyla dövüşüyorlardı. Şimdikiler dalgalar halinde, akın akın geliyor, kazma kürek kullanıyor, kenti beton korunaklı siperlerle kuşatıyor ve fetih savaşında uzun süreli yıpratma tekniği uyguluyorlar.

Birinciler, İstanbul'un içini dışarıdan zaptetmeye çalışıyorlardı. İkinciler, İstanbul'u kendi kurdukları siperlere doğru genişleterek kente dahil oluyorlar. Birinciler, İstanbul'u kuşattıklarında bazen yenilip alamadan gidiyorlardı. İkincilerin yenilmesi mümkün değil, çünkü İstanbul'un onları içine almasını, kabullenmesini sağladılar. Çünkü birinciler dış düşmandı, savaşta taraftılar, ya yenerler ya yenilirlerdi. Oysa ikinciler iç düşman. Savaşı taraf gibi görünmeyip kazananlardan.

Tarihte İstanbul'u almayı başaran Türkler dahil, kenti kuşatan dış güçler zorbaydı, iç güçler de zorba. İlk fatihler silah atarak aldılar kenti. Günümüz kuşatmacıları ise kent kendilerini İstanbul'a dahil etmediği, özellikle de geri püskürtmeye çalıştığı takdirde silaha sarılıyorlar. İlk fatihler mertti; İstanbul olduğu gibi, bozulmadan, yıpranmadan, çirkinleşmeden ele geçirilmesi gereken bir ganimetti. Şimdikiler o ganimetin güzelliklerine duyarsız, isterse dev anası gibi şişip sakilleşsin, yeter ki biz de eteğinin altına girelim düşüncesiyle hareket ediyorlar. İlk fatihler, mülkiyete saygılıydı. Zorla da olsa, var olan mülkiyeti kendi

üzerlerine geçirmekle yetindiler. Günümüz işgalcileri ise, kimsenin mülkiyetinde olmayan doğayı zapt ile, kendi gayrimenkulleri ilan ettiler.

Kimin sayesinde? Elbette İstanbul'un içindeki Truva atlarının hıyanetiyle. O Truva atları ki, İstanbul'a yönelik işgalci akınların öncüsüydüler. Her yandan gelip içeri girmiş, belediyeleri ele geçirmiş, sağcısı solcusu sonradan gelen işbirlikçilerinin yasadışı korunaklarına mülkiyet dağıtmıştı. Ve dağıtmakta ve dağıtacak. Onlarca yıldır, İstanbul'a tek bir İstanbullu anakent belediye başkanı seçilmedi. İstanbul'un artık, bırakın başkanlığı, kendi toprakları üstünde doğan başkan adayı bile yok!

İstanbul kuşatıldı. İstanbul kuşatanları içine aldı. Ve nüfusuna saydığı göçerler, artık dünyanın en güzel kentinin sahipleri. Ancak işin daha da kötüsü, kendilerini evlat edinen velinin geçmişine saygılı ve kente dair hiçbir şey öğrenmeye niyetli değiller. İstanbul'un yeni efendileri, en son örneği İstanbul'un göğünü bile kafesleyen Gökkafes ucubesinin sahipleri.

Her önünden geçişte, yıkılışını hayal ediyorum. Bir düş olduğunu bile bile, olduğu yerde çökertilmesi için kaç ton dinamit gerektiğini hesaplıyorum.

Onlar yasasız yapımı çok iyi biliyorlar. Bizden birileri dinamit kullanmayı ve yasal yıkımı becerene dek, kuşatmacıların ve işgalcilerin borusu ötecek.