Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1999

Yıllar sonra Sezen

Radikal · 19 Nisan 1999

Biliyorsunuz benim hayatımda iki sarışın vardır. Biri doğal felaketlerin toplu ifadesi Sarışın Afet, diğeri sert zamanlarında kısmi felaket sayılabilecek Sarışın Lodos. Her gelişimde olduğu üzere ve iki sarman arasına girmiş kara kedi gibi buluştuk üçümüz. Ancak renk paletimiz daha bir genişlemişti. Afet olanı kökü hakiki sarışınlığını muhafaza ediyordu. Ancak kendisi de öz hakiki sarışın olan Lodos, beş kilo zayıflamış, âşık olmak istiyordu; bunu da bağıra bağıra ilan ederek erkekleri korkuttuğu yetmiyormuş gibi, kızıl bir poyraza dönüşmüştü. Neyse. Sarışın Afet, Kızıl Poyraz ve bendeniz, akşam yemeği için buluştuk. Aslında yemek, sözün gelişi. Çünkü ikisi de süresiz rejimdedir. Ne güçlü rejimmiş yarabbi! Komünist rejimler bitti, faşist rejimler bombalanıyor, bizim kızların rejimleri İngiltere Kraliyeti kadar uzun ömürlü. Allahtan ben yiyorum da, gittiğimiz lokantalardan kovulmuyoruz. Fakat ben yokken: "Bir salata yaprağı lütfen!" türünden siparişleri yüzünden azar işittiler herhalde, özel gecemiz için nazımızın geçtiği bir yer seçildi. Elbette ki mutfağından rejime pek uygun otların eksik olmadığı Ece. Bu arkadaşımız, savaş zamanlarında sudan çorba yaratan şefkatli analar gibi, tarlalarda ineklerin otladığı bitkileri yenilir hale getiriyor.

O akşam, Ece'nin lokantasında uslu uslu (çünkü bizimkiler içki de içmiyorlar) ve pek mutlu otladık. Geldi çattı genç geceyi yaşlandırmak zamanı. Ne var ki Sarışın Afet, evli barklılığı yetmiyormuş gibi bir de nezle olmuştu. Onu kocasının şefkatli kollarına postalamak zorunda kaldık. Kızıl Poyraz'la ikimiz, düştük Sezen Aksu'nun yollarına.

Yediden yetmişe tüm Türkler gibi ben de Sezen hayranıyımdır. Sesi boyundan büyük bu güzel kadınla ilk kez, 1977 yılında Cağaloğlu'ndaki Hür Gün binasının asansöründe birlikte yolculuk etmiştik. Özel kişiliğe işaret eden kulakları vardı. Sezen Aksu saçlarını topuz yapmıştı ve müziğe kaşık gibi açık kulaklarını güvenle taşıyordu. Kulaklarını herkesinki gibi yaptırınca üzülmüştüm. Ama Sezen'di o, her şey yakışırdı. İkinci karşılaşmamız, sevgili ozanım Salih Ecer aracılığıyla Paris'te gerçekleşti. Uzun bir gecede onu yakından tanımak fırsatını buldum. Ne var ki bugüne değin hep plaklardan dinlemiştim şarkılarını. Canlı canlı ilk kez dinleyecektim, müthiş heyecanlıydım.

Sezen Aksu, müthiş bir program hazırlamıştı. Yalnızca bir konser değildi verdiği, şov yapıyordu. Yardımcısından güzelim Boşnak makyözüne, müşterisinden garsonlarına herkesin rolü olan bir şov. Sezen'in sesi ve besteleri her zamanki gibi yüreğimizde yankılanıyordu. Güldürüyor, düşündürüyor ve hüzünlendiriyordu. Hele yeni şarkısı, "Ben sende tutuklu kaldım..." Kızıl Poyraz'a bakılırsa, benim şansıma yok yoktu seyirciler arasında o gece. Serdar Ortaç, yılan dansör Fatih Ürek, Ebru Gündeş, tek tek Sezen tarafından onurlandırıldı ve cahil bendeniz de onun sayesinde kendilerini gördüm ilk kez. Hatta Hande Yatakizi bile vardı! Baktım, yatakta yatmayıp masada oturduğu zaman epeyce Ataizi'ne benziyor. Bu arada Kızıl Poyraz'la ikimiz, usluluğumuz göz önüne ve bardaki ucuz mekânımızdan alınarak en ön sıraya yerleştirilmiştik. Sezen bir ara kıyafet değiştirmek için kulise döndü. Bir kâğıda: "Paris'ten bir şeyler giy!" diye yazıp ulaştırdım. Canım kadın bir çıktı, üstünde boydan boya yırtmaçlı müthiş bir 'parizyen' tuvalet. "Sen istersin de giymez miyim?" deyince dünyalar benim oldu.

Tıpkı Boğaz'a karşı, kızağa çekilmiş mavi balinasının içindeki Jonas, Muharrem Kaptan'la sohbet ettiğim günkü gibi.

Bu yazıyı yazarken, seçim sonuçlarını bilmiyorum. Ama çok mutlu dönüyorum İstanbul'dan. Kendimi Sezen'in dostluk partisinden hayranvekili seçilmiş gibi hissediyorum.