Otarsi
Radikal · 23 Nisan 1999
Yaklaşık iki yıldır, Fransız uluslararası televizyonu TV 5'in 'Kiosque' adlı programında görevli yabancı gazeteciler arasında yer alıyorum. 12 kişilik bir ekibimiz var. Her hafta pazar akşamı, bu ekipten dört gazeteci bir saatlik canlı yayında dünyadaki son olayları tartışıyor. Seçimler sonrası Paris'e döndüğümde, program yapımcımız Sylvie Breban'ın beni aradığını öğrendim. Oysa bir hafta önce yapılan Kosova değerlendirmesinde normal sıramı savmıştım. Ekstradan Türkiye seçimleriyle ilgileniyorlar sandım, telefon açıp ön bilgi vermeye başladım. Sylvie Breban, "Hayır Mine, Türkiye seçimleri gündemimizde değil, biz seni NATO ve Kosova için yeniden çağırmıştık..." dedi.
Türkiye seçimlerinden sonra Fransız basınında çıkan haber ve yorumların azlığını bu sözlerle birleştirince gerçek dank etti kafama. Türkiye, seçimlerin iki galibi DSP ve MHP'nin 'ilişkileri yeniden gözden geçireceğiz' söylemiyle AB'ye sırt dönmeye hazırlanıyordu. Oysa Avrupa, bugüne değin Türkiye'yle yakından ilgilenen Fransa'da bile ülkemizi gündemden çıkarmıştı. Brüksel'de görevli ve çok sayıp sevdiğim meslektaşım Nazlan Ertan'ın da görüşü aynı yöndeydi. Bir süre önce Türkiye hakkında hazırladığı rapor ülkemizin hiç hoşuna gitmeyen AB parlamenteri Avusturyalı sosyalist Hannes Swabado, Nazlan'a seçimler sonrası yaptığı değerlendirmede Avrupa'nın Türkiye'de gerçekleşmesini istediği reformların aslında Türk demokrasisi için gerekli olduğunu, ancak ülkemizin bu reformları salt AB'ye giriş için gerekli birer taviz gibi görmekte devam ettiğini söylemiş ve: "Türkiye'de sağ ve sol milliyetçiliğin başarısına şaşacak ne var? Lüksemburg zirvesinden beri zaten tüm siyasal partiler milliyetçi ve Avrupa karşıtı bir söylem benimsediler," demişti.
Bildiğiniz gibi genelinde milliyetçilik ve özelinde aşırı milliyetçilik, AB'nin varlığına taban tabana zıt kavramlardır. AB'nin nihai hedefi, Avrupa yurttaşlığını ülke yurttaşlığının yerine geçirmektir. Dolayısıyla Türkiye'deki yeni iktidarın, hangi partilerin koalisyonuyla oluşursa oluşsun, AB ile bağları koparmaya ihtiyacı yok. AB, bizim hala adını koyamadığımız bir teşhis sonucu, Türkiye'yi zaten çoktan dışladı. Şimdi bu duruma bakıp, "Avrupa bizi dışladığı için milliyetçi olduk" mu diyeceğiz? Financial Times gibi görünüşte ciddi yayın organlarının kanısı olmasına karşın, gülünç bir yorumdur bu. Ve demokratikleşme çabalarını, ulusal ihtiyaç değil, uluslararası platformlara girmek için gerekli makyaj gibi algılamaya eşdeğerdir. Solda DSP, sağda MHP seçimleri kazanmadan önce 'Türk değilim' ya da 'dinsizim' denilemeyen Türkiye, milliyetçi ve İslamiyetçi değil miydi?
Siyasal ekonomi literatüründe, Yunanca 'autarkeia'dan gelen 'otarsi' diye bir sözcük vardır. Kendi içine kapanarak özyeterliliği yönetim biçimi kabul etmek anlamına gelir. İlkel topluluklarda doğal bir zorunluluk olarak uygulanan bu kapalı ekonomi sistemi, bağımsızlık için temel bir koşuldu. Ortaçağda, dış istilalara karşı bir savunma biçimi olarak ortaya çıktı. Çağımızda ise, faşist İtalya, nasyonal sosyalist Almanya ve SSCB otarsi rejimini benimsediler. Bu dönemden öteye, içine kapanma otarsisi 'yayılma otarsisi'ni beraberinde getirdi. Çünkü... İçerde ulusal çerçevenin daralması, bu ulusları yaşadığı alanı genişletmeye yöneltti. Sonucu biliyoruz. Bilmem küreselleşme dediğimiz siyasal ekonomi akımının, otarsi sistemiyle taban tabana zıt olduğunu söylemeye gerek var mı?
Son seçimlerden sonra çıkan siyasal tabloyla Türkiye, küreselleşen dünyaya karşı bir otarsi dönemine giriyor. Dış dünyaya açılımı ABD ile sınırlanacağa benzer. Ulusal çerçevemiz iyice daralınca, ABD'yi işgal edemeyeceğimize göre bakalım nereye doğru genişlemeye kalkacağız?