Erkeklik ve zontalık
Radikal · 28 Nisan 1999
Zaman zaman, kadınca bir söylemim olmadığına ilişkin sözler duyuyorum. Kimisi bu yokluğu eleştiriyor, kimisi övüyor. Oysa ben söylemimin kadınca olup olmadığının farkında değilim. Çünkü cinsiyetin, yapılan işe iyi ya da kötü bir ayrıcalık yansıtabileceğine hiçbir zaman inanmadım. Kadın yazar - erkek yazar, kadın dergisi - erkek dergisi vb. gibi ayrımlara her zaman karşı oldum; biçemin cinsel değil, kişisel olduğunu düşündüm hep. Ama eşitliği savunmadan var kabul etmek, geçmişte pek çok kez maçist hegemonyanın gadrine uğramadığım ve sert mücadeleler vermediğim anlamına gelmiyor. Ancak maçolukla uğraşmak her zaman daha kolay ve doğru tedavi edilirse yüzde yüz iyileştirilen bir hastalıktır.
Oysa yalnız Türkiye'ye özgü bir erkek türü var ki, artık adam olması mümkün değil ve her görüldüğü yerde başı ezilmesi gerek: Zontalık. Biliyorsunuz tarlada bitip kent pazarına sunulan magandalara zonta deniliyor. Zontaların magandaya farkı, kente inince sanat dahil herhangi bir alanda (izafi) başarı gösterip paralanınca, kendisini adam sanması. Dolayısıyla iyileşme umudunun hiç olmaması.
Böyle bir zontayla son olarak İstanbul'da karşılaştım. Uzun süredir uzakta olduğum için, salt bizim ülkemize özgü bu tür erkekliği unutmuş, hiç de özlememişim, şaşırtıcı bir deneyim oldu. Arkadaşlarımla gittiğim bir yerde, meslektaşım İdris Akyüz'e rastladım. Yanında boy fukarası bir adamcağız vardı. İdris Akyüz, selam sabah faslından sonra, takdim etti: "Bu arkadaş Almanya'dan gelen ressamımız Sali Turan, burada çok ünlendi, bilmem nerede sergisi var..." Hiçbir yerden tanımadığım, bilmediğim, yapyabancı ve adının Salih olduğunu daha sonra öğrendiğim, kendisine 'Alamancı' olduğu için Sali dedirten zonta, meslektaşım İdris'e dönüp sordu: "Peki bu karı kim? Ne iş yapar?" Karıdan kastedilen bendenizdim. Ama anlaşılan, boy fukarasının tüm kadınlarla bir sorunu vardı. Nasıl öfkelendiysem, 'karı' sözü ağzından çıkar çıkmaz, zontanın bileğine yapışıp: "Ben karı değilim, ama sen herifsin!" dedim, arkamı dönüp gittim. Az ilerde bekleyen arkadaşlarımın olaydan haberi bile olmadı. Kimsenin keyfini kaçırmak istemiyordum.
Anadolu tarlalarında biten bu özgün sebze çeşidimiz, Alamanyalara gidip dönünce 'Avrupa'da ressam' dolması diye sanatçı yutturulan milli zonta takımımızda oynuyormuş meğerse. Peki acaba, ihraç edilemeyip yerli malı kalan zontalarımız ne oluyor? Çok kötü şeyler olabiliyorlar. Örneğin Balçova'daki sakat turiste tecavüz edip, başını taşla ezen katiller oluyorlar. Cesaret edemedikleri zaman bıyık burup, damak şaklatıyorlar, ettikleri zaman ırza geçiyorlar. Evlenecek bir zavallı bulduklarında dövüyorlar. Çoluk çocuk öldürüyorlar. İçince aşka geliyorlar. Aşka gelince silaha sarılıyor, bazen de vuruyorlar. Paraları varsa ve el altında silahları yoksa, arabaları var. Yayaları ezmedikleri zaman, klakson çalarlar. Klaksondan sıkıldıkları zaman, teyplerini bangırdatırlar. Çünkü onlar, hasbelkader resim-mesim görmemiş, yapmaya-mapmaya davranmamışlar. Yoksa evveallah, yaparmaparlardı. Alamanyalara gidememişler, bizim kentlere inmişler. Ama varlar! Ve varlıklarını curt diye kanıtlamalı, var olduklarını cart cart duyurmalılar. Adamlık yokmuş, ne gam. Hırtlıktan bol ne var? O da zontaya yeter.