Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1999

Sanrılarımız ve mantık

Radikal · 8 Mayıs 1999

Almanya'daki İslam Toplumu Milli Görüş Teşkilatı'nın eski genel başkanı Ali Yüksel, üçüncü eşi Saliha Dilber Yavuz hamfendiyle dünya evine girmiş ve düğün davetiyesine Nisa Suresi'nden şu alıntıyı bastırmış: "Ey insanlar, sizi tek bir nefesten yaratan, ondan eşini yaratan ve her ikisinden birçok erkek ve kadın türetip yayan Rabbimizden korkup sakının. Eğer yetim kızlar konusunda adaleti yerine getirmeyeceğinizden korkarsanız, bu durumda size helal olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikahlayın. Şayet adaleti sağlayamayacağınızdan korkarsanız, o zaman bir eş ya da sağ ellerinizin malik olduğu cariye ile yetinin. Bu sapmamanıza daha yakındır."

1700 küsur yıllık 'kutsal' bir metnin doğruluğunu ya da yanlışlığını tartışmak elbette bize düşmez. Üstelik, zamanın Arapçasının içinden çıkmak kolay ve çevirmenin ne denli aslına sadık kaldığı da belli değil. Kuran'ın pek çok çevirisi var ve birbirleriyle çelişiyorlar. Ancak benim de kötü bir huyum var:

okuduğum ve duyduğum her düşünceyi 'basit mantık' cetveline vurmak. Metni bu biçimiyle basit mantığa vurduğumuzda, bugünkü anlayışımıza ters düşen iki öğe öne çıkıyor. Bunlardan birincisi yaradılışımız. Hıristiyanlık dini, Tanrı'nın önce erkeği yarattığını, kadının da erkeğin sağ kaburgasından oluştuğunu söyler. Nisa Suresi'nin nefesten yaratılan erkek ve ondan yaratılan eşi de aynı anlama gelmektedir. Ancak üç tektanrılı dinin de üstünde kesinlikle birleştiği nokta, ilk iki insandan başka kadınlar ve erkeklerin türemesidir. Oysa basit mantık çerçevesinde bu anlatım, kardeşlerin kendi aralarında çiftleşip üremeleridir ki, günümüzde gerek ahlak, gerekse yasalara aykırı olup bu çarpık ilişkiye 'ensest' denmektedir.

Ama benim kafamın asıl almadığı, üç tektanrılı dinden yalnız İslamiyet'te dolayısıyla da bizde de erkeklere tanınan çok eş hakkı. Nisa Suresi'nde,

özellikle yetim kızlardan söz edilmesi boşuna değil. 1700 yıl öncesinin yaşam koşullarında, savaş mavaş, hastalık mastalık, erkeklerin kadınlardan daha kısa ömürlü oluşu falan derken, herhalde pek çok yetim kız vardı! Ancak günümüz koşullarında demografik gerçeklere taban tabana zıt bir görüş içeriyor, çokeşlilik. Örneğin Türkiye'de, yakın zamana değin kadın sayısı erkek sayısından yarım milyon civarında daha azdı. Kesin sayıları bilmiyorum ama, sanırım son nüfus sayımında bu fark kapandı, aşağı yukarı eşitlendik. Şimdi düşünün: kadın sayısıyla erkek sayısının eşit olduğu bir toplumda, bir erkek birkaç kadın birden alırsa, sap gibi kalan milyonlarca kadınsız erkek ne yapar? Tıpkı heteroseksüellik gibi doğal bir içgüdüyle eşcinselliği yeğleyenler bu boşluğu doldurmaz. Çünkü bir erkeğe dört kadın anlamında boşta kalan erkek sayısını üç olarak belirlersek, Türkiye'nin dört ya da üçte bir nüfusu eşcinsel değildir.

Ama yokluktan, 'mecburen' olabilirler, bir. Başkalarının kadınlarına göz koyabilirler; kaçırır, ırza geçerler iki. Çocuklara musallat olurlar, üç.

Bugün Türkiye'mizde çokeşlilik geniş genelde yaygın olmamasına karşın; kadınlara getirilen tinsel ve cinsel yasaklar ile erkeklerin 'sahiplik' üstünlüğüne dayalı ahlak düzeni yüzünden, zaten ülkemiz cinsel cinayet şampiyonluğunu elinde tutmaktadır. Çağdışı töreler gereği, genç kızlar 'kirlendi' diye öldürülerek temizlenmektedir. Paylaşılamayan kadın davalarında kan gövdeyi götürmektedir. Sübyancılık vardır. Yetimhanedeki küçücük kızlar bile sığındıkları okulun kapıcısının, odacısının elinden kurtulamamaktadır. Babalar kendi çocuklarını fahişe olarak pazarlayabilmektedir. Sokak aralarında sahipsiz oğlanlar alınıp satılmaktadır. Bir de dört kadın almak 'hakkının' yaygınlaştığını düşünün... Açıkta kalan gözü dönmüş erkeklerin çoğunlukta olacağı bir toplumda nasıl tüyler ürpertici bir barbarlığa 'sapacağımızı' öngörmek için müneccim olmak gerekmiyor. Nisa Suresi'ni bir de bu gözle okumakta yarar var.