Versailles'da mehter
Radikal · 9 Mayıs 1999
Krallığının son ve görkemli simgesi Versailles Sarayı inşa edilirken, Fransa gelmiş geçmiş en büyük hükümdarı, Güneş Kral diye anılan 14. Louis; Osmanlı İmparatorluğu ise en büyük padişahı Kanuni Sultan Süleyman tarafından yönetiliyordu. Yani iki ülke de yükseliş devrinin doruğundaydı. Elbette hasımdılar ve Fransa Krallığı'nın, Avrupa'nın korkulu düşü Osmanlı'ya kardeşlik duyguları beslemediği açıktı.
Davetliler 'Versailles'da Topkapı' sergisinin açılışına katılmak üzere sarayın yaldızlı kapısını geçerken, Türkiye'den gelen mehter takımı da bir zamanlar at nallarının şakladığı taş avluya giriyordu. Fransızlar, mehter takımına kısaca 'Yeniçeriler' der. Törenin başlamasına daha vardı, her iki ülkenin cumhurbaşkanları ve sair ekabir henüz ufukta görünmemişti ve saray müzenin tüm çalışanları dışarıya çıkmış, mehter takımının o koca avluda emir - komuta zinciri içinde yürüyüp yerlerini alışlarını izliyordu. Bizim karayağız, kimi zırhlar içinde yeniçeriler geçerken önlerinden, baktım hepsinin gözlerinde hayranlıkla karışık bir endişe de vardı. Belli ki toplumsal belleğin karanlık hücrelerinde yüzyıllık korkular uyanmıştı. Devir değişmiş, husumet dostluğa dönüşmüş, bir sanat etkinliği için gelmişti yeniçeriler, ama yine de buradaydılar. Versailles Sarayı'nın kapısına dayanmışlardı işte!
Oysa dev Rus yazarı Bulgakov biliyordu: Yeniçerilerin bu ilk gelişi değildi Versailles Sarayı'na. Fransa'yı hiç görmeden yazdığı 'Moliere'in Romanı' kitabında anlatmıştı:
"1670 yılında Moliere ve Lulli, bir müzikal komedi yazıp bestelemek emri aldılar. Emre göre piyesin içinde mutlaka Türkler olmalıydı. Çünkü bir önceki yılın sonbaharında Kral, Versailles Sarayı'nda Süleyman Ağa diye birinin başkanlığındaki Türk elçi heyetini kabul etmişti. Olayın perde arkası çok ilginçti. Yeniçerilerin eşlik ettiği Türk heyeti huzura kabul edilmeden önce uzun uzun bekletildi. Sonra sarayın olağanüstü bir görkemle süslenmiş büyük salonuna alındılar. Kral 14. Louis tahtına kurulmuş ve on dört milyon altın değerinde, silme pırlanta işli kostümünü giymişti. Ama asıl Süleyman Ağa, kendisinin gözlerini kamaştırmak isteyen Fransızları şaşkına çevirdi. Ağanın yüzünde, sanki Türkiye'de herkes on dört milyon altınlık giysilerle geziyor gibi ilgisiz bir ifade vardı! Kurnaz Türk elçiler, en küçük bir heyecan belirtisi göstermediler. Türklerin göztokluğu, Kral'ın hiç hoşuna gitmemişti tabii. Ve kraliyet suratının ifadesine göre davranan saray mensupları, o yılı Türklerle alay ederek geçirdiler. Moliere ve Lulli'ye ısmarlanan komedide, bu yüzden mutlaka Türkleri küçük düşürücü bir metin istenmişti.
'Bourgeois Gentilhomme' piyesi işte böyle yazılıp bestelendi. Sahne alan sözde Türklerin arasında, türbanı yanan mumlarla dolu bir müftü vardı. Mamamuşi rolündeki Jourdain dört ayak üstüne çöktürülüyor, sırtına bir Kuran konuluyor, Türkler 'Hu, hu, hu' çekerek çevresinde düşüp kalkıyorlar ve piyes bu rezillikte sürüp gidiyordu. Türbanı mumlu müftüye, sözümona Türkçe bir de metin söyletiliyordu: 'Se ti sabir, ti respondir, se no sabir, tazir, tazir. Mistar mufti, ti kistar si? No intendir, tazir tazir.'..."
Bulgakov ustanın sözünü ettiği tarihsel gerçeğin tam 330 yıl sonrasında, yeniçeriler Türkiye Cumhurbaşkanı'na eşlik ettiler Versailles Sarayı'nda, sevgili okurlar. Ve Fransa Cumhurbaşkanı ve ileri gelenleri bu kez kendi şatafatlarıyla göz kamaştırmak için değil, Osmanlı'nın görkemine hayran kalmak için Versailles'daydılar. 15 Ağustos'a kadar vakitleri var. Topkapı hazinelerini görebilmek için akın akın geliyorlar.