Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1999

Türk işi sevgi

Radikal · 10 Mayıs 1999

Garip ama gerçek, İspanyolcada 'fiesta', Fransızcada 'fete' dediğimiz güzel sözcüğün karşılığı Türkçede 'bayram' diye geçiştiriliyor ve kişisel kutlamaları içermiyor. İspanyollar ve Fransızlar, dost toplantılarında da bayram yapabiliyorlar, biz ise tüm toplumca kutlanılmayan şenliklere bayram demiyoruz, Anglosaksonlar gibi 'party' veriyoruz. Zaman zaman merak ediyorum, acaba Türkler 'ingiltürk' konuşmaya başlamadan önce doğum günü kutlamalarına, arkadaş toplantılarına ne derlerdi, hangi sözcüğün çatısı altında eğlenirlerdi? Özgün Türkçesini bulamadığım kişisel bayramların nedense İspanyolca karşılığını, belki de İspanyollar dört başı mamur eğlenebilen insanlar olduğu için daha çok seviyorum ben.

Ve cumartesi akşamı böyle bir 'fiesta' düzenledim, Convention meydanına bakan küçük evimde. Otuz metrekarelik bir alana, kırk kişi sığdıracaktım. Ancak alandan çok, davetlilerin iyi ağırlanması, yani güzel doyurulması gerekiyordu. On beş gün öncesinden haber vermelere başladım. Benim Kızıl Poyraz, "Ben de geleceğim!" diye tutturdu ta İstanbul'lardan. Ve müthiş takip başladı. Telefonda her gün, "Peki ne yedireceksin?" hesapları soruyordu. Oysa ben tembelin tekiydim. Birkaç ay önce yanı başımda 'Acropole' diye bir dükkân açılmıştı, kapış kapış satılan 'Yunan spesiyaliteleri' (!), yani döner, lahmacun, pide; yaprak dolma, barbunya pilaki vb., bizim ellerden iki Kürt, bir Egeli, Türkçe konuşan bir Suriyeli ve Yunanistan'da büyümüş bir Lübnanlı, kısacası 'Osmanlı İmparatorluğu' tarafından hazırlanıyordu. "Sen merak etme abla, biz sana müthiş bir sofra kurarız!" demişlerdi. Kızıl Poyraz'ın içini rahatlatmak için sıralıyordum: 50 adet lahmacun, kırmızı biber salata, humus, çerkeztavuğu, vb. Ancak, hepi topu elli beş kiloluk bizim kızın gözü bir türlü doymuyor, aklı 'yeter'e yatmıyordu.

Fiesta'nın başlamasına bir saat kala, 12 puntoluk incecik topukları üstünde alabildiğine kadın, iki dirhem bir çekirdek geldi. Elinde on kiloluk bir erzak çantası vardı. Aman Allahım, neler yoktu ki

o çantada! Sucuklar, pastırmalar, baklavalar, badem ezmeleri ve... sabaha karşı üçte yapılmış dev bir patlıcanlı pilav tenceresi! Ruhun gıdası Sezen Aksu ve Yaşar plakları da unutulmamıştı. Kızıl Poyraz bana güvenmemiş ve gecemin başarısını ele almış bulunuyordu.

Birden çok zengin duyumsadım kendimi. Benim büyük bir evim, 'catering' servis yaptıracak olanaklarım yoktu. Ancak İstanbul'dan yemek taşıyan arkadaşlarım, adı güllere binmiş giden

Kızıl Poyraz'ım vardı. Convention meydanı, Türkçe şarkılarla çınladı ve ıhlamur ağaçları bizim tempomuzda salınarak dans ettiler sabahın ilk ışıklarına dek. Felekten bir gece çalındı, Kosova savaşı, hükümet arayışı, bir makinelinin tarakasında düşen gencecik bedenlerin bizim olmayıp içimizde duyumsadığımız acısı, evlatlarını yitiren anaların tesellisiz yangınları, haksızlıklar, yoksunluklar, aşırı milliyetçilik tehlikesi ve ırkçı düşmanlıklar bir gece için, bencilce unutuldular. Türk, Yunanlı, Amerikalı, Fransız, İspanyol hatta Danimarkalı kırk dostumun çiçek bahçesine çevirdiği kardeş sofrasından geriye, kocaman bir mutluluk kaldı. Bir de, aslında bugün geride bıraktığım bir yaş. Böyle yaşlanmanın

darısı sizin de başınıza.