Üzümün çöpü, armudun sapı
Radikal · 17 Mayıs 1999
Uyum ve uyumsuzluk, çocuklara önce baba otoritesine karşı ve analar tarafından aşılanan bir kavramdır. "Aman yavrum, peki babacığım deyiver, mesele çıkmasın!" diye ricacıdır analar. Laftan anlayan çocuk; ana, baba, öğretmen ve daha sonra üst yetkiliye karşı boyun eğmeyi, yaşadığı ortama uyum sağlamak üzere öğrenir. Derken, günün birinde uyumsuz biriyle başı derde girer çocuğun. Bu kez aynı analar, laftan anlayan çocuklarına, "Aman deliye uyma!" derler. Başkaldırıya prim veren bir ortama düşüldüğünde talimat: "Kötüye uyma sakın!" biçimindedir. Genel eğilim asgari bir müşterekte buluştuğunda ise, saçma sapan, hatta düpedüz kötü bir tutum bile söz konusu olsa, yavrucuklarının sürüden ayrılmasından korkan analar babalar, bu kez: "Sen de herkese uy!" diye yalvarırlar.
Yaşamın her evresinde verilen ve uyum ile uyumsuzluk çelişkisini çekirdeğinde taşıyan bu öğütler zincirinin aslında tek bir nihai hedefi vardır: Mesele çıkarmamak.
Mesele çıkarmamak için, pişmiş aşa su katılmaz. İtiraz edilmez. Taviz verilir. Olumsuza rıza gösterilir, bir yolu bulunur, kötü çıkarsa 'ne yapalım kader' denir. Oysa yaşam, özellikle toplumsal yaşam, bir kumar değildir. Dağıtılan kâğıtlara göre oynanması gerekmez.
Demokrasi kumarı oynayan Türkiye'de son seçimler, sağlıklı güçlerin yitireceği kesin bir el daha dağıttı. Mesele çıkarmamak, zevahiri kurtarmak ve özellikle kendi çıkarlarını korumak peşindeki çoğunluk, DSP-MHP-ANAP koalisyonunu istiyor ve bekliyor. MHP'nin geçmişini sabırsızlıkla gömdüler, mesele çıkarmamak adına her şeyi unutmaya kararlılar ve bir cesur kadının, Rahşan Ecevit'in çıkışını pişmiş aşa su katmak olarak yorumluyorlar. Oysa yarınları, dünler belirler. Ya böylesi bir koalisyon kararıyla, Türkiye'yi daha karanlık yarınlar bekliyorsa?
Ya üzümdeki çöp, üzümden fazla ve armudun sapı, armuttan daha büyükse ne yapacağız?
Çöpü tutup, üzümü mü atacağız? Sapı yiyip armudu mu bırakacağız?
Her şeyden önce, dünden bugüne dökülen gencecik insan kanları mı, üzümün çöpü?
Vurmaya kırmaya, yok etmeye koşullanmış ötekilerin silahları mı sap?
Seçimler sonrası televizyonların gösterdiği bir imgeyi hiç unutmayacağım. MHP'liler, Ankara'daki genel merkez binası önünde toplanmış, tekbir getirerek zaferlerini kutluyorlardı. Bir MHP yetkilisi balkona çıktı ve eliyle 'Kesin!' işareti yaptı. O an sustu kalabalık! Çıt çıkmaz oldu. Benimse, kanım dondu sevgili okurlar, kanım dondu bu görüntü karşısında. Eğer o kalabalık susmasaydı, 'Kesin!' emrine rağmen sürdürseydi tekbir getirmeyi, her şeye rağmen MHP'nin 'demokratik' bir parti olduğu, otoriteye itaat üstüne kurulmadığı anlaşılacaktı. Oysa sustular. Çünkü MHP'nin emrinde, bir ordu var. Emir komuta zinciri içinde 'sus' deyince susan, 'konuş' deyince konuşan bir ordu.
Dün, 'vur' deyince vurup, 'dur' deyince duranlara, bugün 'sus' ve 'konuş' deniyor. Kadroları yerli yerine oturunca, bu adamlara yeniden 'vur' emrinin verilmeyeceğini kim garanti edebilir? Hangi vicdan, böyle bir sorumluluğu alabilir?
Ama Türkiye'de vicdansız ve sorumsuz pek çok. Hatta çoğunluk. 'Dün dündür, bugün bugündür,' diye günü kurtarmaya çalışan
zihniyet zehirlemedi mi yarınlarımızı? Mesele çıkarmamak uğruna verilen tavizlerin meyvesi değil mi bugünkü tüm meselelerimiz? Belanın
ve çamurun dibine böyle vurduk zaten. Bu kez mesele çıkaralım, diyorum ben.
Darağacına sürüklenirken debelenmek, kullanabileceğimiz son özgürlüktür.