Kimya mı, süt mü?
Radikal · 9 Haziran 1999
Siz bu satırları okurken, naçiz yazarınız yine Aix En Provence yollarına düşmüş olacak, sevgili okurlar. Annem beni büyütürken hep 'Allah kötü yola düşürmesin!' diye dualar etmişti ama, zavallı kadıncağız kötü yola düşen başkalarını izlemek için koşturacağımı sanırım aklına getirmemişti. Akla gelmeyen başa geldi ve bendeniz, cefakâr meslektaşlarımla birlikte Alaattin Çakıcı'nın peşindeki birinci yılımı dolduruyorum neredeyse. Bugün abimin tahliye davası karara bağlanacak. Bırakılma olasılığı, yüzde elli. Ancak bu sonraki fasıl.
Bugünlerde ve ister istemez, sizin yaşamınızda bir davalı, benimkinde iki davalı var. Abdullah Öcalan ve Alaattin Çakıcı. Mahkemelerin biri Türkiye'de, biri Fransa'da görülmesine karşın, iki davalı garip bir benzerlik gösteriyor.
Tutuklanınca zavallılaşan benlik, özgürken söylediklerini inkâr, kurtluktan kuzuluğa geçiş, ibresi yüz seksen derece dönen kişilik.
Öcalan tutuklanıp mahkemeye düşmeden önce Türkiye ve halkını bölmeye çalışıyordu. Türk milliyetçiliğine karşı Kürt milliyetçiliğini
koyuyor, Türkiye Cumhuriyeti devletine karşı savaşıyor, savaştırıyordu.
Oysa İmralı'daki davada, Abdullah Öcalan birdenbire vatanın bütünlüğünden yana, devletçi
ve Türk milliyetçisi olarak karşımıza çıktı,
en azından söylemiyle.
Alaattin Çakıcı ise, tutuklanmadan önce Türk milliyetçiliğinden kıl aldırmıyordu! Telefondaki sesiyle işadamlarının kimyasını değiştirirken, hukuk devletini tabanca kurşunu, tehdit ve haraç etkinlikleriyle oyup ona buna ihale kazandırırken, dilinden düşürmüyordu aslında bütün bunları Türkiye'nin iyiliği için yaptığını ve ne kadar vatansever olduğunu. Hatta bodrumdaki villasının koltuklarını bile Türk bayrağı motifleriyle kaplatmıştı. Yani o kadar derin ve estetikti Çakıcı'nın vatanseverliği. Ve Çakıcı güya, PKK karşıtı ve Apo düşmanıydı!
Oysa Çakıcı, geçen yazımda yerim kalmamıştı yazamadım, bugün belki tahliyesine yol açacak dava savunmasını, hem avukatları, hem de kendi ağzıyla 'Türkiye'yi vur abalıya kötülemek' üstüne oturtmuştu biliyor musunuz? Avukatlar, Türk adaletinin Öcalan'a yaptığı zulmü (!), iade edilirse Çakıcı'ya uygulanacak zulme örnek gösterirken; Türkiye'nin ne kadar ilkel ve barbar bir adaleti olduğunu, insan hakları ihlali şampiyonluğunu ileri sürerken, söylenenleri Türkçeye çeviren tercümanı dinleyen Çakıcı'nın kılı kıpırdamadı! Kendi sözü sorulduğunda ise, "Bu dünyada Fransa'nın insan hakları ülkesi olduğuna hâlâ inanıyorum. Türkiye'de son zamanlarda peş peşe idam kararı veriliyor. Türkiye'ye dönersem öldürecekler. Yine de hayatımı sizin ellerinize bıraktım, vereceğiniz karara razıyım, size kalbimi veriyorum, söz veriyorum başka ülkeye gitmem!" dedi yargıçlara.
Öcalan ve Çakıcı, özgürken muhataplarını korkudan tir tir titreten bu insanlar, biri Türkiye'de, biri Fransa'da yalvar yakar ağlıyor, merhamet dileniyorlar. Şemdin Sakık da ağlamıştı. Ne Baden Meinhof çetesi böyle alçaldı, ne Kızıl Tugaylar, ne Çakal Carlos, ne de başka terör ya da mafya sanıkları, mahkemeler önünde. Türkiye'nin karanlık yıllarında, hiç kimseyi öldürmeden asılan fidan gibi üç genç de alçalmamıştı.
Demek ki mahkemeler, aslında 'kimyası bozuk' olanların kimyasını değiştiriyor. En gaddarlar, en korkak oluveriyorlar. Sakın bu bozuk kimyalar ve bozulan kimyalar, aslında süt bozukluğu olmasın?