Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1999

Pabucun pahası

Radikal · 11 Haziran 1999

Hazırlıklıydım, bekliyordum. Sonunda oldu. Alaattin abimi gücendirdim, sevgili okurlar. Çok, çok, çok kızmış Alaattin abim, yazdığım bir yazıya. Çarşamba günü, tüm meslektaşlarım gibi ben de damladım tabii abimin mahkemesi önüne. Baktım, abimin Türk avukatı Can Doğancan ve kardeşi Gençağa Çakıcı'nın yüzünden düşen bin parça. "Çok üzüldü, çok üzdünüz Alaattin Bey'i!" diye sitem ettiler. Aslında bir hafta önceki haberimin manşetinden söz ediyorlardı. "Ah," dedim içimden, "Siz bir de bugünkü yazımı görseydiniz..."

Nasıl üzüldüm, nasıl üzüldüm abimi üzdüğüm için, anlatamam. Aslında kimyamın bozulmasından korktum tabii. Mahkeme sırası ve sonrasında, bizim Belkıs Kılıçkaya'yı hiç rahat bırakmadım. Kadın olduğu için daha çabuk görür diye ikide bir kolundan çekiştiriyor: "İyi bak, suratım ne renk? Yeşil mi, sarı mı, beyaz mı?" diye soruyordum. Belkıs, normalsin deyince bir türlü inanmıyor, bu kez: "Dikkatli bak, mutlaka kimyam değişmiştir. Belki de soğuk soğuk terliyorumdur!" diye çimdikliyordum arkadaşımı. Belkıs, gün boyu ciyak ciyak haykırmak zorunda kaldı: "Hayır, en büyük sen! Senden büyük yok! Kılın kıpırdamadı, Yiğit denilenlerden daha yiğitsin!"

Mahkemede Alaattin abimi bir dakika görebildik ancak. İçeri aldılar, sanık sandalyesine oturttular, yargıç, hiçbir girizgâh yapmadan: "Mösyö Çakıcı'nın yapmış olduğu koşullu tahliye talebi reddedilmiştir," dedi, abim söz almak için hamle yaptı, verilmedi, iki polis kolundan tuttukları gibi çıkardılar dışarı. Duruşma bitti. Biz gazeteciler yine de çok çalıştık. Çünkü abim, mahkeme sonrası avukatı aracılığıyla Türkiye'ye kendi iradesiyle iade edilmek istediğini açıkladı. Fransız hapishanesinde gördüğü baskıya artık dayanamıyordu. Geçen hafta adaletine sığındığı Fransa'yı, hapiste kendisine psikolojik Nazi işkenceleri yapmakla suçluyor ve geçen hafta "Dönersem beni öldürecekler!" dediği Türkiye'yi yerlere göklere koymuyor, kendisi gibi 'yurtiçi ya da yurtdışı problemi olanların,' hepsini de ülkemize dönmeye çağırıyordu. Cennet Fransa'nın cehennem zindanlarında geçirdiği on ay sonunda; Türkiye'nin dışarıdaki yoksul suçsuzlar için cehennem, içerdeki varsıl suçlular için cennet olduğunu anlamıştı abim.

Aix En Provence dönüşü, çocuklar gibi şendik. Özellikle Belkıs'la ben çok eğlendik. Uçakta aynı sıraya oturmuştuk, aramızdaki koltuk boştu. Biz tatlı tatlı çene çalarken, boş koltuğun altından 45 numara bir erkek ayakkabısı uzandı. Arkadaki bir Fransız yolcu ön sırayı sessizce ve derinden işgale karar vermişti. Bir süre sonra aramızdaki ayakkabı sinirimize dokundu Belkıs'la. Pabuç ve sahibini cezalandırmaya karar verdik. Önce yavaş yavaş gazoz döktük üstüne. Adam kıpırdamadı. Belkıs, çantasından çıkardığı el kreminin yarısını pasta kreması gibi ayakkabının üstüne sıktı. Adam yine kıpırdamadı. Bunun üzerine bendeniz, gazeteden kestiğim kâğıt parçasından minik bir gemi yapıp, kremanın üstüne oturttum. Yetmedi, sakız çiğneyip tabanına yapıştırdık. Ayakkabı, hiç oralı değildi.

Bu kez fondoten çıkarıp, el kreminden arta kalan bölgeyi güzelce pembeye boyadık. Belkıs'ın

çantası zaten kozmetik fabrikası gibiydi.

Leke yapsın diye, bir de parfüm sıktık üzerine.

Bütün bu muzırlıkları yaparken, gülmekten ağlıyorduk tabii. Yanımızdaki yöremizdeki yolcular deli olduğumuza karar vermişlerdi ki, uçakta yabancı bir dil konuşan bir sürü yolcunun da delirdiği ortaya çıktı. Çünkü arka sıralarda oturan ne kadar Türk gazetecisi varsa yanımıza geliyor, aramızdaki koltuğun altından uzanan ayakkabının durumunu görünce katıla katıla gülerek yerlerine dönüyorlardı. Paris havaalanına indiğimizde, uçaktan ilk fırlayıp çıkan Belkıs'la ben oldum tabii. Adamcağızın, pabucunu görünce ne yapacağını beklemeye gerek yoktu. Alaattin abim, Fransız hapishanelerinde pabucun pahalı olduğunu öğrenmişti. Ama biz, dışarıda da pahalı olabileceğini biliyorduk.