Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1999

Ilımlı hevesler

Radikal · 21 Haziran 1999

Bu yazının konusu Dario Moreno ve Fethullah Gülen'dir, sevgili okurlar. Bu naçiz sütunda birlikte sahne almak Fethullah Gülen'e mi hakarettir, yoksa Dario Moreno'ya mı, artık varın siz karar verin. Ama ben Dario Moreno'yu çok severim!

Dario Moreno, bildiğiniz gibi dünyaca ünlü ilk Türk şarkıcımız. Daha doğrusu İzmir doğumlu bir Rum vatandaşımız. Ilımlı cinsel, kimseye zararı olmayan ve doğduğu toprakları pek seven Dario, uluslararası şöhret için Türk kimliğinin pek de avantaj sayılamayacağını çabuk anlamıştı. Rumluğundan da medet ummadı. Ne İzmir'in üzümü, ne Atina'nın Plaka'sı deyip, Latin Amerikalılıkta karar kıldı. Biz hariç tüm dünya, yıllarca ve yıllarca Dario Moreno'yu Latino sanıp İspanyolca dinledi. Hele Fransızlar, Latin Amerikalı aksanıyla söylediği "Brigitte Bardot, Bardot, Brigitte Bidot, Bidot, Be, Be, Be, Be," şarkısına bayılırlardı İzmirli Dario'nun.

Dario Moreno, paranın önemini de çabuk kavramıştı. Hele başkaları için. Arkadaşım Jean Dominique, gözleriyle görmüş, yıllardır anlatır. Paris'in lüks lokantalarından birinde yemek yerken, Dario girmiş içeri. Yanında her zamanki gibi ılımlı cinsel, genç bir arkadaşı. Masaya oturmuşlar. Dario bakmış, masanın bir ayağı dengesiz. Gözlük cebinden koca bir tomar para çıkarmış, kısa ayağın altına sıkıştırıp dengeyi sağlamış. Garsonları almış heyecanlı bir telaş. Hepsinin gözü masanın altındaki tomarda, Dario Moreno ile arkadaşına bir servis, pir servis. Bizim iki kafadar yemişler içmişler, derken hesabı istemiş Dario. Hesap büyük bir nezaketle getirilmiş, Dario Moreno ödemiş. Ayağa kalktığında, garsonlardaki heyecan had safhadaymış. Dario yürür gibi yapmış. Garsonların gözü parada, son nezaketlerini kendisini kapıya geçirerek gösterirken birden dönmüş: "Ah," demiş, "Az kalsın unutuyordum!" ve masaya gidip eğilmiş, para tomarını alıp cebine indirmiş yeniden.

Dario Moreno'nun nanik yaptığı garsonların ne hale geldiklerini anlamak için sevgili okurlar, düne kadar ılımlı dinsel Fethullah Gülen'den kendilerine 'hoşgörü' diplomaları, Türkiye'ye medet bekleyenlerin haline bakın, yeter.

Kimler, kimler Gülen efendiyi kollayıp gözetmediler ki! Herkesin bildikleri, zaten herkesin bildikleri. Bir de benim bildiklerim var. Koca koca işadamları, hepsi arkadaşlarım, 'ılımlı' İslamiyeti tek çözüm diye gösterip Fethullah Gülen'i savundular, bana bile. Kerliferli köşe yazarları, hepsi arkadaşlarım, şeriatçılarla uğraştığım için, "O adamı ayrı tut, ılımlı dinsel, değişik biri, yararı var, zararı yok!" öğütleri verdiler. Bugün bilmem ne düşünüyorlar? Ama kendilerine verdiğim yanıtı ve Fethullah Gülen'e olumsuz bakışımı ben çok iyi anımsıyorum, yazdım ve doğru çıktı: Ilımlı İslamiyet diye bir şey yoktur, olamaz. Tam tersine, İslamiyet kendi içinden çıkan tek ılımlı mezhebi, dünya görüşü ve uygulamasını, yani Aleviliği, fırsat buldukça ezmiş ve yok etmeye kalkışmıştır. Çünkü İslamiyet, ortaçağ Hıristiyanlığında olduğu gibi bir devlet biçimidir ve her ahval ve şeraitte, kendi kurallarını, yani şeriatı uygulamakla egemenliğini sağlar. 'Ilımlı İslamiyet' nutukları atan her kimse, yalancıdır.

Son yıllarda laiklik gemisinden şeriat denizine düşen Türkiye, boğulmamak için ne yılanlara sarıldı. Oysa tehlikeli denizlerde birilerine sarılmak çözüm değildir. Yılanlara sarılmamanın tek yolu, iyi yüzme bilmektir. Ama her şeyden önce, gemiyi batırmamak gerekir. Yani laikliği deldirmemek. Bizim politikacı kaptanlarımız ve aydın dümencilerimiz, ne gemiciliği, ne de yüzmeyi öğrendiler. Bu coğrafya ve bu denizlerde, böylesine maceracılığa, cehalet değil ihanet derler. Çünkü hep birlikte batıyoruz; yüzme bilmeyenler, bilenlerin gırtlağına binip birlikte boğulacaklar.