Duayla mı, dinle mi?
Radikal · 26 Haziran 1999
Mafalda bir Levanten'di. İtalyan pasaportu taşıdığı için İtalyanca, Türkiye'de doğup büyüdüğü için Türkçe, komşuları Rum olduğu için Rumca, Levantenlerin ortak dili Fransızca konuşurdu ve evrensel geçerlik açısından elbette İngilizce öğrenmişti. Elli yaşını bir kraliçe edasıyla taşır, aşıkları kapıyı aşındırırdı. Çok güzel, çok alımlı, daha da önemlisi sevimli ve çapkın bir kadındı, canım Mafalda. İstanbul'da beş yıl birlikte çalıştık, her sabahı gülerek karşıladık onunla. Bir gün, Fransa'daki Fransızların bilmediği Fransızca bir oyun öğretti bana. Tabii ki çapkınca bir söz oyunuydu. Ne söylersek söyleyelim, tümcenin 'yorganın altında' diye bitmesi gerekiyor, ortaya hayli gülünç durumlar çıkıyordu. Örneğin: "İyi çocuktur, yorganın altında. Yemek yiyelim mi, yorganın altında? Sana böyle yapma dedim, yorganın altında! Haddini bil, yorganın altında..." gibi.
Her yıl, 22 Haziran gecesi müzik şenliğidir Fransa'da. Mitterrand döneminin Kültür Bakanı Jack Lang tarafından icat edilmişti. O gece, tüm ülkenin sokaklarına orkestralar kurulur ya da çalgısını kapan gelir ve sabahlara kadar müzik dinlenir, şarkı söylenir, dans edilir. Bir gece için 'gürültü yapmak' serbesttir. Bir gece için kaldırımları 'ticari işgal' cezalandırılmaz. Bir gece için ses duvarı aşılabilir, genci yaşlısı feleğini şaşırabilir. Evde kalmak akıl kârı değildir, çünkü uyuyamazsınız. Kadere boyun eğip herkes gibi sokak sokak, sabahlara kadar dolaşmaktan başka çare yoktur.
Ben de öyle yaptım son 22 Haziran gecesi ve şenlik nabzının elbette en hızlı attığı Paris sokaklarına vurdum kendimi. Merkez, Saint Germain des Pres'ydi. Bir kez daha hayran hayran dolandım, durdum bu efsane semti. Ancak hayranlığım, yirmi metrede bir başka telden çalan orkestraların müziğine değildi. Müziği yapanlar, dinleyenler ve şenliğin altyapısıyla ilgileniyordum. Her sokakta, belediyenin görevlileri vardı. Tüyü yeni bitmiş iki çalgıcı beliriyor, "Mösyö Görevli, bize elektrik verir misin?" diyorlardı. "Hayhay," diyordu görevli mösyö, eline tutuşturulan kabloyu başında durduğu kaldırım deliğine eğilip bir yerlere takıyor; hoparlörler, gitarlar bangır bangır çalışmaya başlıyordu. O gece yalnızca elektrik bedava olmayıp, demek ki kaldırımlarda da elektrik alınabilecek tertibat vardı. Tıpkı her sabah ve her akşam, aynı kaldırımların yola dönük ızgaralarından Seine Nehri sularının oluk oluk akıtılıp sokakların yıkandığı gibi bir tertibat.
Birden Mafalda'nın oyunu geldi aklıma. Kendi kendime; her düşüncenin önüne, ortasına, sonuna 'duayla mı, dinle mi?' sorusunu ekleyerek oynamaya başladım. Acaba Paris'teki kaldırımlar duayla mı, dinle mi döşenmişlerdi? Acaba bu kaldırımlara duayla mı, dinle mi elektrik verilmişti? Acaba Seine Nehri sularını bu ızgaralardan sokaklara duayla mı, dinle mi pompalıyorlardı?
Soracak soru çoktu, çok. Acaba bu gençler, binlercesi bir arada, hiçbir taşkınlık yapmadan eğlenmeyi duayla mı, dinle mi öğrenmişlerdi? Erkekler kızlara sarkıntılık yapmadan yan yana durmaya, hatta dans etmeye, duayla mı dinle mi alışmışlardı? İçip içip maraza çıkarmamak olgunluğuna, duayla mı dinle mi erişmişlerdi? Aşka gelince tabancaya sarılmamayı duayla mı, dinle mi başarmışlardı? Ya bu polisler, her sokak başında bekleyen polisler, kimseye korku salmamak, gençlere gülerek bakmak, hatta bazen şarkılara eşlik etmek için duayla mı, dinle mi eğitilmişlerdi?
Hayır. Ne insani, ne de mimari uygarlıklar duayla ve dinle kurulmuştu. Uygarlığını duaya ve dine bağlayanların neyi kurup neyi yıktıkları, geçmişte de belliydi, gelecekte de belli.