Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1999

Beyinde yolculuk

Radikal · 4 Temmuz 1999

Kırk yaşlarında, yakışıklı bir adamdı. Her istediğine sahipti, hiçbir isteği olmamış gibi duruyordu. Çünkü çok istediği 'bir' varlığın yokluğunu çekiyordu. Nerede yitirmişti o varlığı? Aşkta mı, parada mı, başarıda mı, bilinmez. Ama belliydi; yüreğinin yarısını, düşüncelerinin karasını

o yitikte bırakmıştı. Neyi yitirdiğini bilmiyordum ama, nasıl yitirdiğini tahmin edebiliyordum. Uğruna yeni bir yaşam kurulması, sıfırdan başlanması gereken gelecekler geçmişe feda edildiklerinde acı verirler. Var olanı korumak, bir sözü tutmak, kırmamak, dökmemek için kırılır insanlar. Ve kaçırdıkları geleceği bir bıçak yarası gibi taşırken, kalan geçmişe de küserler.

Aramızdaydı; gülüyor, konuşuyor, seviyor, kızıyor, ama bir gün her şeyi bırakıp gitmek hayaliyle yaşıyordu. "En güzel yolculuklar hiç çıkılmayanlardır," dedim ona. Anladı. "Yazsana bunu," dedi bana.

Yazıyorum.

Büyük yolculukların yazarı Gerard de Nerval, meslektaşı Theophile Gautier'ye şöyle demiş bir mektubunda: "Ülkeden ülkeye, bir kentten diğerine taşırken benliğimi, en güzel hayallerimi tek tek yitirdim. Yakında düşlerimin hayaline dönüşeceğim." Bir başka yazar, Ernest Hemingway de yolculuklarda aramıştı esini ve doygunluğu. Ülkeden ülkeye dolaşırken yitirdiği hayalleri bitince, bir kapı tokmağına bağladığı tüfekle vurdu kendini.

Oysa bir kaçışın hayaliyle yaşayanlar, gerçekleşmeyen yolculukları onlardan daha güzel yazdılar. Mikhail Bulgakov'un en büyük hayali, bir gün Fransa'yı görmekti. Hiç gidemediği ve göremeden öldüğü bu ülkeyi, coğrafyası, tarihi, edebiyatıyla tüm Fransız meslektaşlarından daha iyi biliyordu. Ve 'Moliere'in Romanı'nı, Rus steplerinin soğuk kış gecelerinde yazdı. Moliere'in ülkesini, o ülkede yaşayan yazarların anlatamayacağı gerçeklik ve güzellikte anlattı. Çünkü Fransa'yı görmemişti, hayalleri bakirdi.

Edgar Allan Poe, 'Fantastik Öyküler'indeki Paris'i görmeden yazdı. Fredric Prokoch, 'Asyalılar' başyapıtını, Asya'ya adımını atmadan imzaladı. İstanbul'u gelip gören Agatha Christie'nin 'Orient Express'i dünyaca ünlendi ama, Graham Green'in İstanbul'u tanımaya gerek duymadan yazdığı 'Orient Express' kadar etkileyici ve soluklu değildi.

Ya Jules Verne? Anlattığı ve seksen kitaba sığan o muhteşem yolculukları yapmaya kalksa, bugün insanlık onun pek çok hayalini gerçekleştirmek peşinde koşar mıydı, uçar mıydı dersiniz?

Çıkılmamış yolculuklar şampiyonu, en verimli ve büyük yazarı Jules Verne'nin İstanbul'da geçen bir romanı olduğunu bilir miydiniz? 'İnatçı Keraban' adını taşıyan 474 sayfalık bu macerayı, 1883 yılında kaleme almış Verne. Ne kendisi İstanbul'dan Trabzon'a uzanan bu yolculuğu yapmış, ne de kitabı olağanüstü desen ve haritalarla süsleyen Benett, zamanın Osmanlı topraklarına adım atmış. Oysa roman, Türkiye'yi gezip gören tüm yazarların anlattıklarından daha gerçek, daha inandırıcı.

Çünkü hayaller sınırsızdır. Hayallerimizi koruduğumuz sürece, kanatlarımız gerçeğin duvarlarına çarpıp kırılmazlar. Gerçeklerin kırdığı kanatları, bir gün o büyük kaçış için sakladığımız kapıdan çıkınca yeniden çırpabileceğimizi hayal edemezsek, bedenimiz ölmese bile ruhumuz ölür.

En güzel yolculuklar, hiç yapılmayanlardır. Kaçış kapıları, aralık kaldığı sürece vardırlar. Ardımızdan kapananlar, duvarlaşır. Ama o zaman bile, Marcel Ayme gibi duvarlardan geçeceğimizi hayal edebiliriz. Beyin yolculuklarında umut tükenmez.