Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1999

Sanat ve servet

Radikal · 10 Temmuz 1999

1991 yılıydı. Arkadaşım Raffi Portakal, Sakıp Sabancı'yla birlikte Paris'e gelmişti. Raffi, Sabancı'nın Türk sanatçılarını davet ettiği bir yemeğe beni de götürdü. Ünlü sanayiciyi herkes kadar tanıyordum, ama hiç karşılaşmamıştım. Bugün çok sevip saydığım Sakıp Sabancı'nın şakacılığına sığınarak itiraf ediyorum: Kendisini ilk görüşümde, Dalton kardeşlerin en 'küçük büyüğü' Joe'ya benzetmiştim. Boy, bos, endam ve çene yapısı aynıydı!

Sakıp Ağa, bizi La Coupole lokantasına götürdü. Sıra yemek ısmarlamaya gelince uyardı: "Çocuklar ne isterseniz ısmarlayın, ama şarapları ben seçeceğim!" Neden, diye sorunca, Fransız şaraplarından ağzının nasıl yandığını anlattı. Pirelli fabrikası yöneticilerini yemeğe davet ettiği bir gün, kurnaz İtalyanlar hesabı nasılsa Sabancı ödüyor diye Fransız şarapçılık tarihinde ne kadar 'millesime' varsa hepsini ısmarlamışlar, yüzyıllık şaraplar içmişler; sıra hesaba gelince, aşağı yukarı Paris'te küçük bir daire fiyatını ödemek zorunda kalan Sakıp Ağa, yediği kazığı hiç unutmamıştı!

Sakıp Sabancı bu hafta yine Paris'te ve yine olağanüstü bir sanat etkinliği peşindeydi. Görkemli tarihinde yalnız üç özel sergiye kapılarını açan Louvre Müzesi, 2000 yılında Sabancı'nın kendi adını taşıyan üniversiteye bağışladığı Osmanlı Hat Sanatı Koleksiyonu'nu sergileyecekti. Sakıp Ağa, Louvre Müzesi ile sergi anlaşmasını imzalamaya ve tabii yine Raffi Portakal ile gelmişti. Kendi deyişiyle Raffi, onun gözlerini sanata açan, yaşama başka ve artık en değer verdiği pencereden bakmasına neden olan kişiydi. Sakıp Sabancı, artık kültür diyor, başka bir şey demiyordu.

Okul, müze derken, Maraş'a tiyatro kuracak kadar ileri götürmüştü işi. Bugün Türkiye'de, bunca zengin olmasına karşın bir tek o, kültür ve sanatın, gerek ülkemizi, gerekse bireylerini dünyaya açacak ana kapıyı araladığını anlamıştı. Louvre'a gelecek Sabancı Hat Koleksiyonu, bu sayede New York Metropolitain, Los Angeles müzelerinde sergilenebilmiş, 1999'u 2000'e bağlayan aylarda Harvard Üniversitesi'nde hem sergilenecek, hem de ders olarak okutulacaktı.

Kimileri, sanata yönelik bu ilgi ve etkinliği: 'Sabancı tabii, paraya doydu, yapar!' diye yorumlayabilir. Oysa sanat ve kültüre sahip çıkmak için illaki para gerekmiyor. Akçay'la Altınoluk arasında Tahtakuşlar diye bir Türkmen köyü var. Tahta işlemeciliğiyle ünlenen bu köy insanları arasından çıkan iki kardeşten biri, Paris'te gazete satıcılığı yapıyor, dostum Hasan Kudar. Diğeri, aynı köyde öğretmenlikten emekli Alibey Kudar. Maddi imkânı yok denecek kadar az bu güzel insanlar, doğdukları köyde Tahtakuşlar Etnografya Müzesi'ni kurdular. Tahtacı Türkmenlerden kalan eserleri sergileyen müze, 1994 yılında UNESCO Ödülü'nü kazandı. Aldığı yerel ödüller birbirini izledi. Müzenin giderek zenginleşen kitaplığından çıkmıyor köy çocukları. Türkiye'de bir köyde, karma resim, el sanatları, fotoğraf sergisi ve ressam Selim Turan adına bir resim, seramik ve şiir yarışması düzenleniyor. Alibey Kudar, köyde müzenin yöneticisi, rehberi, her şeyi. Kardeşi Hasan, Paris'teki gazete kulübesinden eline ne geçerse köyünün müzesine, kitaplığına gönderiyor, yetmiş küsur yaşının en büyük coşkusu o müze. Kudar ailesi, yarattıkları değerle kalıcı olduklarının bilincinde.

Demek ki kültür, para sorunu değilmiş. Ve Türkiye'deki sanayici Sakıp Sabancı ile Tahtakuşlar Köyü'nün emekli öğretmenleri sanat tutkusunda buluşup mutluluğa aynı pencereden bakabiliyorlarmış.