Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1999

Çocuklar... Çocuklar

Radikal · 25 Temmuz 1999

Pazar keyfinizi bozmak istemezdim. Ama hastalık beklemiyor, ölümün tatili yok. Ve Sinan Hüseyin Küçük'ün küçücük gövdesini kemiren illet için her dakika, her saniye değerli. Tıpkı onunla birlikte, İstanbul Çapa Hastanesi'nin Onkoloji servisine ya da zavallı Türkiye'nin herhangi bir zavallı devlet hastanesine düşmek bahtsızlığına uğrayan diğer kanserli çocuklar, kanserli büyükler gibi. Sinan Hüseyin, mahallemizin kara gözlü ceylanıydı. Daha bir ay öncesine kadar kahkahaları çınlardı arkadaşlarıyla top koşturduğu sokağımızda. Ansızın bir yumru belirdi kulak arkasında, hızla yayılmaya başladı Sinan Hüseyin'in minicik yaşamını hedef alan kötü hastalık. SSK'dan sevki yapıldı Çapa Tıp Fakültesi'nin sözüm ona enstitü, yani kanser üstüne araştırma yapan Çocuk Onkolojisi servisine. Kanserli çocukların tedavi

edildiği bu bölümün asansörleri bir çalışıyor, bir çalışmıyor; yavrularını ölümün pençesinden çekip almaya çabalayan insanlar, hastanenin katlarına yayılan tedavi birimleri arasında sırtlarında taşıyorlar çocuklarını. Ama doktorlar iyi uzman, iyi insan. Öyle diyor, mahallemizi kendi eliyle diktiği ağaçlarla yeşerten, marketinin adı 'Umut'u boşlayıp, oğlunu iyileştirme umudunu Çapa Çocuk Onkoloji birimine bağlayan Mehmet Ali Bey. Küçücük yavrusunu bu servise yatırabilmiş olduğuna seviniyordu. Cuma günü, nöroloji uzmanları geldiler Sinan Hüseyin'in başucuna. Yavrucağın hemen, çok acil bir emar ve kemik iliği bilmem nesini saptayacak özel bir röntgeni çekilmesi gerekiyordu. Hastane yetkilileri, babasına, "Oğlunu taksiye at götür, SSK'da ya da özel bir laboratuvarda bunlarını çektir, getir," diyorlardı. Günde üç kez, oğlu hakkında bilgi alıyordum Mehmet Ali Bey'den. Şaşırdım. Nasıl bir onkoloji servisiydi bu? Nesi enstitüydü? Kanser hastalarını tedavi edecek birimin

emar makinesi, ilik bilmem nesi nasıl olmazdı? Ne demekti SSK'dan havale edilmiş bir hastayı, emar çektirmek için yeniden SSK'ya göndermek? Mehmet Ali Bey, bir haftada bir milyarın üstünde para harcamış, 'Umut' marketine kilit vurmak üzereydi. Ne menem bir ülkeydi Türkiye, üniversite hastanesi hastanın dışarda röntgen, emar çektirip getirmesini istiyordu? Mehmet Ali Bey, çocuğu dışarı çıkarmayı reddetti. "En azından ambulans verin!" dedi. Ve dün, hastanede emar makinesi de, ilik bilmem nesi röntgeni de olduğu anlaşıldı. "Burada yapacağız ama, pazartesi SSK'dan sevk kâğıdını getirmeyi unutmayın!" dediler. Demek ki sorun, bir sevk sorunuydu. Çocuğun SSK'dan yapılmış olan sevki yetmiyor, her yeni emar için yeni bir sevk kâğıdı gerekiyordu!

Doktorlara sözüm yok ama; bu utanç verici manzara, kamu hastanelerinin bu hali, bu bürokrasi kimin eseri, çok merak ediyorum. Bakan olur olmaz hastalanınca devlet hastanesi yerine Bayındır

Hastanesi'nde tedavi olmayı yeğleyen sağlık bakanının mı, doktor olduğu için 'tıp' kraliyetlerine dokunmayan İstanbul Üniversitesi rektörünün mü, yoksa Çapa yöneticilerinin mi? Kuşkusuz hepsinin ve en başta devletin marifeti. Acaba hastanede tedavi etmekle yükümlü oldukları kaç çocuğu sırtta, takside dışarıya taşıttırıp 'özel' laboratuvarlarda çekilen röntgenler getirttiler. Kaç aile iflas etti, yavrularına bir yudum hayat verebilmek için?

Devletin marifeti bir değil ki. Dikkat ederseniz, 'aczi' demiyorum. Çünkü aynı devlet, nedense 'özel' sektörlere pek cömert.

Örneğin eğitim sektörü, özel oldu mu, kesenin ağzını açıyor. Biliyorsunuz son yıllarda, zavallı ülkemiz yeni bir modaya pek meraklı: Vakıf üniversiteleri. Hayırsever bir işadamı (!) vakıf kuruyor, üniversite

açacağım diyor. Arsayı devletten bedavaya kapatıyor. Diğer kuruluş masraflarını vergiden düşüyor, her öğrenci için yine devletten yılda ortalama 4 bin dolar para almakla yetinmiyor, üstüne, zengin ailelerin çocukları olan bu öğrencilerin her birinden 3 bin ila

7 bin dolar arası eğitim ücreti tahsil ediyor. Dünyada, kâr amacıyla kurulup devleti de, öğrenciyi de söğüşleyen yegâne VAKIF türü bu olsa gerek!

Buna karşılık, aynı devlet örneğin kendi malı Boğaziçi Üniversitesi'ne öğrenci başına 2 bin dolar ödüyor. Boğaziçi'nin toplam 10 bin öğrencisi var, devletten aldığı 20 milyon dolara 5 milyon kira gelirini ekleyip toplam 25 milyona hem de pek güzel, doğru dürüst ve İngilizce eğitim veriyor. Diğer devlet üniversiteleri bu denli şanslı değil, onlara 20 milyon falan verilmiyor. Dökülüyor pek çoğu.

Dünyanın hiçbir yerinde bir devlet, özel üniversitelere kendi kurumlarında okuyan öğrencilere olduğundan daha çok, hele iki misli para vermez!

Siz hiç devlet kurumlarına yardım eden özel sektör erbabı gördünüz mü? Vakıf üniversiteleri adı altında sırtını devlete dayayan bu işletmeleri akıl eden işadamlarından hangisi, 'Yahu benim adımı taşımasın da, çocuklar iyi okusun,' diye üç kuruş çıkarıp verdi İstanbul, Ankara, İzmir ya da Erzurum üniversitelerinin yoksul öğrencilerine?

Devlet, zengin çocuklarının eğitimini üstleneceğine, özel üniversitelere yardım edeceğine, kendi üniversitelerini adam etse daha 'devlet' olmaz mıydı?

Zavallı Türkiye.