Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1999

Kıskançlığın anatomisi

Radikal · 26 Temmuz 1999

Hava puslu bir sıcak. Paris, kubbesi gökyüzüne açık bir hamamı andırıyor. Seine nehrinin buharları kenti dolanıyor, üstümüze yapışıyor ve ter olarak akıyor vücutlarımızdan. İnsanların kış gerilimleri yerini bir derin rehavete bırakmış, sinirler gevşek, hızlar düşük, aheste beste bir tempoda akıyor yaşam. Suffren bulvarının bitimindeki bir kahveye kurulmuşum, pabuçlarımı çıkarıp güneşe sunmuşum ayaklarımı, kocaman bir bardaktan, içinde buzların şıngırdadığı Diabolo Menthe'ımı yudumluyorum. 'Şeytan Nanesi' anlamına gelen nane şurubu, serin bir el gibi kayıyor boğazımdan, ürpertiler içinde Eyfel'i gözlüyorum hayranlıkla. Paris'i kanıksamayı, bir türlü öğrenemedim.

Yağmur başlıyor birden. Paris yazlarının kaprisli kadın ağlamasını anımsatan, o ünlü sağanaklarından biri. Yağmuru ıslanmadan seyretmek hoştur. Yanımdaki masada olup bitenleri izlemek de öyle bir şey. Bir çift oturuyor masada. Gencecik bir kız. Balık etinde, yeşil gözlü, kumral. Gencecik ama, gözünü süzüşünden saçını savuruşuna, 'Ben bir dişiyim!' diye bağırıyor dünyaya. Karşısındaki erkek, kendisinden en az otuz yıl önce gelmiş dünyaya, onun gibi henüz çıkışta değil, inişte olan hayatı, kıza rastlayınca kaymış, iyice belli. Kızın gözleri fıldır fıldır, oysa adam, ondan başkasını görmüyor. Masanın üstüne eğilmiş, kızın göğüslerinden içeri girmek ister gibi. Onun gövdesine girmek ve anası olmayan bir kadının yumuşacık karnında, kendini güvencede duyumsamak istediği öylesine açık ki... Mutsuz bakışlarını, ısrarlı bir yakarışla dikiyor kızın ilgisiz gözlerine. Bölük pörçük tümceler çalınıyor kulağıma:

"Kimdi o?" diyor adam. Karşılık: "Tanımazsın..."

Yemeğe çıktın onunla. Yemek yedim o kadar. 'Yine' dediğine göre, daha önce de yemiştiniz birlikte. Ne olmuş yani? Yerim, yemem. Senin özgürlüğünü kısıtlamıyorum ki ben? Kıskançlığın beni sıkıyor. Ben kıskanç değilim, yalnızca bilmek istiyorum.

Adam sesini daha çok alçaltıyor bu tümce üzerine. Kız hırçın bir hareketle kalkmaya davranıyor. Kızın eline yapışıyor, kendisine çekiyor, öpmek istiyor onu. Kız yüzünü kaçırıyor ve tokat patlıyor. Kahvedekiler görmemezlikten gelmeye çalışıyorlar, ama gülümseyişler, yana çevrilen bakışlar, anlayış dolu.

Kıskançlığı anlıyorlar. åşık kavgası güzeldir, diye düşünüyorlar.

Marcel Pagnol, anılarında dedesinin başına gelen bir olayı anlatır. Dede Pagnol, bu yüzyıl başında bir duvarcı ustasıdır. Marsilya dışında bir kilisenin onarımı için altı ay gurbette çalışır. Karısına her gün mektup yazan dede Pagnol, o süre içinde bir kadınla birlikte yaşar ve karısı, mektupların seyrelmesinden durumu anlar. Zaman geçer, dede Pagnol Marsilya'ya ve ailesine döner, ancak karısının tüm ithamlarına karşı onu aldattığını inkâr etmekte devam eder. Yıllar sonra, dede Pagnol 90 yaşında ve ölüm yatağındadır. Kendisinden daha az yaşlı olmayan karısı, büyükanne Pagnol kocasına yalvarır: "Bak artık ölüyorsun, ne olur bana gerçeği söyle, o kadınla beni aldattın mı?" der. Dede Pagnol, dayanamaz ve itiraf eder: "Evet, altı ay o kadınla yaşadım, ama gördüğün gibi sana döndüm ve yalnızca seni sevdim," der.

Marcel Pagnol'ün büyükannesi bir kaplan gibi atılır dedenin üstüne ve ağzında son kalan dişini can çekişen kocasının göğsüne saplar. Pagnol ailesi, feryat figan, güç alırlar yaşlı adamı, yaşlı kadının elinden.

Ah kıskançlık... Ne kadar uzun ömürlü, ne kadar derin bir kin, ne kadar ince bir sızısın, nelere kadirsin sen!