Pompei'nin son günleri
Radikal · 2 Ağustos 1999
Türkiye'nin çözülüşünü; anasını babasını ölümün elinden çekip alamayan evlatların aczi içinde izliyorum. Üretim kazancı sıfırlanan bir ülke, kendi kendini katlar gibi görünen, asalak bir faiz sistemiyle vur patlasın, çal oynasın, eceline doğru koşuyor. 63 milyon insana hizmet vermesi gereken devlet, yalnızca 8 milyon kişiden vergi toplayabiliyor. Vergi kaçakçılığı yasallaştırılıp, vermeyenler ödüllendirilirken, verenlerin beli kırılıyor. Türkiye, tüm yaşamsal organlarıyla iflas ediyor. Ne yöneten, ne de yönetilenler tarih biliyor. Bilselerdi, Roma'nın çöküşünü anımsar; Pompei'nin son günlerini yaşadığımızı anlardı vur patlasın, çal oynasıncılar.
Otuz sekiz yıl öncesine gidiyor, gözlerimin belleği. Ankara'nın o zamanki 'ücra köşesi', Keçiören Tepebaşı semtindeki bahçeli evin balkonunda bir adam duruyor. Balkan harbini izleyen göçün Taşkışla'daki askeri okula taşıdığı iki öksüz kardeşten biri. İstiklal Savaşı sırasında Harbiye. Öldüğü zaman bulunan diplomalarını görene kadar inanmadığım okul birinciliği. Fransa'nın en haşmetli mühendislik okulu Polytechnique'ten geçen askeri eğitim süreci. Erzurum, Merzifon, Konya, Sapanca. Türk ordusunun ilk motorlu birlikleri. Yeteneği ve namusu ile tanınan adam. Babam. Atatürk'e benzeyen Balkanlı çehresi karanlık. Dalgın gözleri, Keçiören tepelerinin dar ufkuna bakıyor. Ben de ona. Sonunda: "Devleti, Amerika'ya peşkeş çekiyorlar," diyor anneme. "Aldıkları komisyonları, bizi toplantılara gönderdikleri uçaklarla yurtdışına taşıyorlar." Tanrı'ya şöyle böyle inanıyor babam. Dinlerle ilgisi, tümüyle kesik. Ama beni gösteriyor anneme, ve: "Bu çocuğa haram yediremem, ben," diyor. "İstifa ediyorum..." O sıralarda Türkiye, kurşun kalem bile üretebilmekten yoksun bir ülke. Babam, emekli asker. Ancak, bir büyük devlet kurumunun üst yöneticisi. Devlete alınacak malzeme ihalelerinde ABD başta olmak üzere pek çok yabancı devlet Türkiye'nin kapısını aşındırıyor. Ve çoğu kez bu ihaleleri, Amerikalılar kazanıyor. Zaman, Demokrat Parti iktidarı.
Nereden geldi bütün bunlar aklıma? 38 yıl sonra ne değişti ki? Çıkar odakları belki. Bir de rüşvetin biçimi. Artık karaparaya hoş geldin, vergisiz faize yasal deniyor. Ama yenen hep 'tüyü bitmemiş öksüz ve yetim hakkı' değil mi?
Bir dergide okudum, yaban arıları bal arılarını yemeğe bayılırlarmış. Japon Vespa Mandarinia türünden dev yaban arılarından yalnızca teki, dakikada kırk minik bal arısını gövdeye indirebilirmiş. Ancak Japon Apis Cerana, yani yerli bal arısı türü, varlığını bin yıllardır katil yabanlara karşı koruyabilmiş. Çünkü Apis Cerana, katil akrabaları yabanlara karşı çok etkili bir savunma yöntemi geliştirmiş. Kovanlarına ne zaman bir yaban arısı hücumu olsa, binlerce bal arısı kovanın girişine yumak oluyor ve iç sıcaklıklarını yükseltiyorlarmış. Yaban arısı yasak bölgeye girince, üstüne çullanan 500 ila 1000 bal arısı ağırlıkları ile hareketsizleştirdikleri katili, 48 dereceye kadar yükselttikleri ısılarıyla boğarak öldürüyorlarmış. Bilimciler, bal arılarının 50 dereceye kadar dayandıklarını, yaban arılarının ise 44 ile 46 arasında öldüklerini biliyorlar. Bir kovanda yaklaşık 30.000 arı yaşadığı için epeyce saldırganı saf dışı bırakıyormuş Japon bal arıları. Ancak bütün bir yaban arısı kovanının üzerlerine boşaldığı durumlarda, savaşı yitirdikleri de oluyormuş.
Söyleyin; başımızı yiyen yaban arılarını, sıcaklığımızda boğabilecek kadar çok kaldık mı?