Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1999

Cinnet ve cehalet

Radikal · 27 Ağustos 1999

Günlerden beri, nasıl olup da yabancı devletlerin deprem bölgesine Türk devletinden daha çabuk ulaştığını anlamaya çalışıyoruz. Meğer nedeni çok basitmiş. Onlar, Türkiye'de deprem olacağını biliyorlarmış. Her ne kadar ülkemizde yaygın olarak kullanılmasa da, biliyorsunuz deprem sigortası denilen bir güvence var dünyada. Evinizi ya da işyerinizi sigorta eden şirketler de 'reasürans' denilen şirketlere sigortalılar. Türkiye'de de sigorta şirketleri gerek Milli Reasürans adlı kuruma, gerekse yabancı reasürans şirketlerine bağlılar.

1990 yılında, sigorta alanında serbest rekabete açılan Türkiye o zamana değin geçerli olan tarife sistemini kaldırmış. Bu sistemin iptaliyle birlikte, anlaşmalarda yer alan yangın ve deprem sigortaları da rafa kalkmış. Sigorta şirketleri birbirleriyle rekabet edebilmek için prim tutarlarını giderek aşağı çeken bir yarışa girmişler. Ancak, sigorta şirketlerini güvence altına alan reasürans şirketleri, bu duruma itiraz etmişler. Yabancılar Türkiye'deki sigorta uygulamasında, yangın ve depremin hem yeniden tarife sistemine dönüşünü, hem de primlerin yüksek oranda artırılmasını istemişler. Aynı kanıyı paylaşan Milli Reasürans kurumunun da desteğiyle bu baskı, sonuçta Hazine Dış Ticaret Müsteşarlığı'nın 1993 yılında deprem sigortasını tek tarifeye bağlamasıyla sonuçlanmış. Yani bugün Türkiye'de arabanızı sigorta ettirmek istiyorsanız değişik şirketler, değişik prim talep edebiliyorlar. Ama deprem ve yangın tarifesi, tüm şirketler için aynı. Yabancı reasürörler ve Milli Reasürans'ın savunduğu bu sistem, deprem ve yangın sigortaları için yalnız söz konusu önlemi değil, başka bir kuralı daha benimsemiş. Bir sigorta şirketi, diğer alanlardaki sigortalardan topladığı primleri 1 yıl süreyle muhafazayla yükümlüyken, deprem sigortası primlerini 15 yıl boyunca elinde tutmaya ve başka işe kullanmamaya zorunlu.

Sizin anlayacağınız, pek çok yabancı reasürans şirketi Türkiye'de büyük bir depremi bekliyorlardı ve kendi alanlarında hazırlıklıydılar.

Galiba bu depreme hazırlıksız yakalanan tek kurum, Türk devleti oldu.

Aslında bu yazının başlığı, 'Susun da rahat öldürelim,' olmalıydı. Depremin yerle bir ettiği beton yığınlarının arasına sıkışanlardan kimi kurtarıldı, kurtarılamayan kimi canlılar da ölmüş farz edilip enkazla birlikte denize döküldü. Ama bugün depremden sağ çıkan tüm insanlar ve onlarla birlikte tüm Türkiye, yolunmuş tüy gibi bir devletin hafifliğiyle aklı Durmuş bir bakanın akıllara durgunluk veren ağırlığı arasında sıkıştığını anlıyor. Bir cumhurbaşkanı, "Toprağa mı dava açalım?" muhabbetiyle geyik yapıyor, Bir başbakan, "Yıkılan binaların müteahhitleriyle ilgili başlatılan soruşturmalardan sonuç alınması zor," diyerek devletin aczini, hafifliğini, hatta yokluğunu kendi ağzıyla itiraf ediyor. Bir sağlıksızlık bakanı, "Benim doktorum denize girer yıkanır," derken, o denizin KENDİ kafadaşları tarafından yıllardan beri temizlik değil, pislik unsuru haline geldiğinin farkında değil. Ama bir olgunun farkında: Türk insanının gözü açılırsa, kendi ve benzeri kafaların sonu kötü. Yabancı devletlerin gönderdiği sağlık ekipmanlarını, tam teşekküllü hastaneleri, buzhaneleri, ilaçları geri çevirmesi bu yüzden. Ya insanlar iyiyi görüp de kötünün ne olduğunu kavrarlarsa? Ya bizim teçhizatlarla onlarınkini karşılaştırırlarsa? Yandı gülüm koltuk helva.

Zaten bu depremden sağ kalanlar, benim gördüğüm kadarıyla pek canını sıkıyor hükümetin. Yani şöyle hepsi ölmüş olsa, sorun olmayacak, çünkü ölüler konuşmazlar. Oysa sağ kalanlar maalesef konuşuyor, ağlıyor ve moral bozuyorlar. Üstelik, sağ kaldıkları için korunmaları ve beslenmeleri gerekiyor; Kızılay'ın göçebe çadırları yetmeyince küffarın mecburen dağıtılan salon salamanjesini, teçhizat farkını falan gördüler. En kötüsü de politikacılara küfrediyorlar. Bu durumda ne yapmak gerekiyordu? Elbette ki susturmak. İşte bu yüzdendir ki televizyonları kapatıyor, 'oğlum sana söylüyorum gelinim sen anla,' diye gazetelerin gözünü korkutuyorlar.

Cehaleti yenmek zordur. Ama zorbalıkla sürdürülen cehalet, sonunda cinnete varır.