Gazeteci, yazar, köşe yazarı Mine G. Kırıkkanat

Tüm gazete yazıları / 1999

Düdük

Radikal · 3 Eylül 1999

Çiçeği burnunda bir devedikeni olarak atandığım Paris muhabirliğinde ilk günlerimdi. Eski bir apartmanın en üst katında, Prof. Nimbüs'le paylaştığımız otuz metrekarelik sefilhanede harıl harıl çalıştığım bir öğle vakti, saat tam 12'de korkunç bir siren sesiyle sıçradım. Tüm Paris o güne değin yalnız İkinci Dünya Savaşı'yla ilgili filmlerde duyduğum ve hava saldırılarını haber veren canavar düdükleriyle çınlıyordu. Sinemada gördüğüm gibi ilk iş, sığınağa koşmak üzere kapıya saldırdım. Tam yalın ayak, başı kabak kendimi merdivenlere atıyordum ki, aklıma geldi: Acaba sığınak dedikleri nerede konuşlanırdı, biir... İkinci Dünya Savaşı bitmişti, ikiii... Tarih ve coğrafya olarak bulunduğum zaman diliminde Paris'e bir hava saldırısı olasılığı epeyce zayıftı, üüüç.

Ama işte, güzelim Fransız başkentindeki canhıraş feryat durmak bilmiyordu. Biter gibi olurken yeniden başlıyor; inişli çıkışlı ulumalarla insanın tüylerini diken diken ediyordu. Hava saldırısı olmasa bile, bu düdükler böyle çaldığına göre, olağanüstü bir durum vardı mutlaka. Henüz Parisli değildim ama, Paris'in itfaiyecilerden sorulduğunu da bilmez değildim. İtfaiye pompasına atfen 'Pompiye' diye adlandırılan bu eşsiz örgüt, bademcikten basura her derde deva maydanoz olup, yangın söndürmekten evinde kalp krizi geçirenlere ilkyardıma her işe karışıyordu. Polisi de arayabilirdim, ama nedense 'Pompiye'cilere sormak geldi aklıma ve sarıldım telefona. Karşıma çıkan görevliyle aramda şöyle bir konuşma geçti:

- Bu düdüklerin anlamı nedir Mösyö? Bir olay mı var?

- Siz kimsiniz?

- Ben gazeteciyim.

- Vay canına. Ne zamandan beri?

- İşte aşağı yukarı iki yıl oluyor.

- Öyleyse düdüklerin, sizin gazeteciliğinizi kutlamak için çaldığını yazabilirsiniz. Beşinci yılı devirince haber verin, top atışı da yaparız!

Korkudan hâlâ tir tir titremekle birlikte, adamın benimle alay ettiğini anlayacak kadar devşirebilmiştim aklımı başıma. Paris'e yeni geldiğimi, yabancı olduğumu anlatmam falan zaman alacaktı. Kapattım telefonu. Bu arada canavar düdükleri de susmuştu.

Paris Belediyesi'nin, her ayın ilk çarşamba günü öğle vaktini canavar düdüğüyle ilan ettiğini öğrenmek için Prof. Nimbüs'ün okuldan gelmesi gerekti. Bizim oğlanın düdükle birlikte tavana sıçradığını gören öğretmen itfaiyeden daha insaflı davranmış ve durumu açıklamıştı lisanı münasiple. Bu garip uygulamanın birkaç amacı vardı: İnsanlara sivil savunma kavramını unutturmamak. Takvimle ilgisi olmayanlara hiç olmazsa her ayın ilk çarşamba gününü anımsatmak ve... canavar düdüklerinin işlerliğini denetlemek.

Fransa'da savaş yok. Ama sivil savunma var, canavar düdüğü var. Türkiye'de savaş hem var hem yok, sivil savunma yok, canavar düdüğü de yok. Zaten olsa bile, 'telaşa kapılmayalım' diye çalmazlar. Çalmaya kalksalar, elektrik kesildiğinden ses çıkmaz.

Fransa'da deprem yok, inşaatlar deprem varmış gibi yapılıyor. Türkiye'de deprem var, temeller deprem yokmuş gibi atılıyor. Fransa'yı yönetenler

'Allah' adını ağızlarına almıyorlar, deprem olmuyor. Türkiye'yi yönetenler 'Allah' adını dillerinden düşürmüyor, deprem binlerce can alıyor. Bu işte bir terslik var diye düşünüyorum. Galiba bu dünyada bazı işler, olur diye düşünüldüğünde olmuyor, olmaz diye düşünüldüğünde oluyor.

Acaba canavar düdüğümüz olmadığından mı tepemizdeki düdükler canavarlaştı bizim?